Kuran-ı Kerim

Ahkaf Suresi

Ahkaf  Suresi, Mekke döneminde inmiştir. 35 âyettir. Sûre, adını 21. âyette geçen “Ahkâf” kelimesinden almıştır. Ahkâf, sûrede sözü edilen “Âd” kavminin yaşadığı Yemen’de bir bölgenin adı olup, uzun ve kıvrımlı kum yığınları demektir.

iMAM MAHiR Ahkaf Suresinin tamami Sesli Dinle

46. Sure : Ahkaf  Suresi  Hakkında Bilgi

Ahkaf kelimesi “kum yığını” anlamına gelmektedir. Bu kelime ile kum tepelerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Ahkaf’ın Âd kavminin yerleşim bölgesinin adı olduğu söylenmekle beraber, 21. ayette geçtiği gibi, Hud aleyhisselamın kum tepesi üzerine çıkarak kavmini uyarmasından bahsediliyor da olabilir. Toplam 35 ayetten oluşan sure, Mekke’de, Câsiye suresinden sonra inmiştir. 10, 11 ve 35. ayetlerinin Medine’de indiği rivayeti bulunmaktadır. Ahkaf suresi, mushaftaki resmi sırası itibarıyla 46., iniş sırasına göre ise 66. suredir.

Surenin temel konuları:  Allah’ın yaratması, Putperestlik, Müşriklerin peygamberimize karşı tutumları, Peygamberlik kurumu, Anne ve babaya iyilik, Âd kıssası ve alınacak dersler, Cinlerin peygamberimize iman etmeleri.

 

 

Ahkâf sûresi, Mekke-i mükerremede nâzil olmuştur (inmiştir). Otuz beş âyettir. Yirmi birinci âyet-i kerîmede geçen Ahkâf kelimesi sûreye isim olmuştur. Ahkâf, uzun ve yüksek kum yığınları demektir. Sûrede adı geçen Ahkâf, Arabistan’ın güneyinde Umman ile Mehre arasındaki kumluk bölgedir. Bu hususta başka rivâyetler de vardır. Hûd aleyhisselâm, Âd kavmini(milletini) burada îmâna dâvet etti, çağırdı. Sûrede, Allahü teâlânın birliğinin delilleri, şirkin (cenâb-ı Hakk’a ortak koşmanın) yanlışlığı bildirilmekte, inananların, Allahü teâlâdan korkarak günahlardan sakınanların büyük mükâfâtlara kavuşacakları müjdelenmekte, mü’minlerin, analarına, babalarına iyi davranmakla mükellef (yükümlü) oldukları, dünyânın fânî, geçici varlığına ve lezzetlerine kapılmanın uygun olmadığı anlatılmakta, Âd kavminin kıssası ve Hûd aleyhisselâma inanmamaları, ona karşı gelmeleri netîcesinde acı bir azabla helak oluşları haber verilmekte ve daha başka konular yer almaktadır. (Abdullah ibni Abbâs, Senâullah Dehlevî)

Kur’ân-ı kerîmde Ahkâf sûresinde buyruldu ki:

“Rabbimiz Allah’tır” deyip de sonra istikâmet üzere bulunanlara (evet) onlara (kıyâmet günü) korku yoktur. Onlar (ölürken) mahzun da olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi – Âyet: 13)

Hâlâ şu hakîkati bilmediler mi ki gökleri ve yeri zahmetsiz, yorulmadan yaratan Allahü teâlâ, ölüleri de diriltmeye kâdirdir. Evet O, her şeye elbette kâdirdir, gücü yetendir. (Ahkaf Suresi – Âyet: 33)

(Habîbim) Ülü’l-azm peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlara azâb verilmesi için duâ etmekte acele eyleme. (Ahkaf Suresi – Âyet: 35)

 

Kim Ahkâf sûresini okursa, onun için, dünyâdaki kumların her birine karşılık on sevâb yazılır.

(Hadîs-i şerîf-Envâr-ut-tenzîl ve Esrârü’t-te’vîl)

 

 

Ahkaf Suresi’nin Faziletleri

  • Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Ahkaf Suresini okuyan kişiye, yeryüzündeki tüm kum tanelerinin sayısının on katı kadar sevap verilir, on katı kadar günahı affedilir ve on katı kadar derecesi yükseltilir.”(Ebu Suud Efendi, Ebû Suud Tefsiri (İrşâdü Aklis-Selim), 8/90)
  • Bu sureyi yazılıp üzerinde taşırsa, cin ve şeytanların şerrinden korunur. Şayet yattığı yerde bulundurursa, kötü rüya görmekten korunur.
  • Eşyaların korunması için okunur.
  • Şeyhzâde şöyle der: “Ahkaf suresinin 15. ayetini okuyan kişi, Allah’tan üç şey istemiştir. birincisi, Allah’ın kendisini nimete şükretmeye muvaffak kılması. İkincisi, Allah katında makbul itaat yapmaya muvaffak etmesi. Üçüncüsü, soyu içersinde salih kişiler yaratması. İşte bu, insan mutluluğunun doruk noktasıdır.” (Ahkaf Suresinin 15. ayeti)
  • Yaptığı duanın acilen kabul edilmesini dileyen kişi, (duanın kabul olma şartlarını yerine getirdikten sonra) ahkaf suresinin 35. ayetini okuyup (kalp kırıklığı ve acziyet içersinde) dua etmelidir.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Ahkaf Suresi Arapça, Latin Harfli Okunuşu Ve Türkçe Meali

Bismillâhirrahmânirrahîm

Besmele

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

حم
Hâ Mîm.
1. Ha. Mîm.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Tenzîlul kitâbi  minallâhi’l-azîzi’l-hakîm.
2. Bu Kitap aziz ve hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir.

مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنذِرُوا مُعْرِضُونَ
Mâ (kh)alagnes-semâvâti ver ard(z)a ve mâ beynehümâ illâ bil-haggi ve ecelin(m) musemmee[tev] vellezîne keferû ammee ünzirû muğridûn.
3. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِّن قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِّنْ عِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Gul eraeytüm mâ ted’ûne min dûnilleehi erûnî mâzâ (kh)alagû minel ard(z)i emlehüm şirkun fi’s-semâvât[i] îtûnî bikitâbin(m) min gabli heezee ev es(*)eeratin(m) min ılmin in küntüm sâdigîn.
4. De ki: Söylesenize! Allah’ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar; göstersenize bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.

وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ
Ve men edallü mimmen(y) yed’û min dûnilleehi men(l) lâ yestecîbu lehû ilee yevmil gıyeemeti ve hüm an duâihim ğâfilûn.
5. Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.

وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ
Ve izee huşiranneesi keenû lehüm ağdâen(v) ve keenû biibeedetihim kâfirîn.
6. İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müşrikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkâr ederler.

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
Ve izee tütlee aleyhim âyâtünâ beyyinâtin gâlellezîne keferû lilhaggi lemmâ câehüm hâzâ sihrun(m) mubîn.
7. Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman hakikat kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler: “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler.

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئاً هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيداً بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
Em yegûlûnefterah[û] gul inifteraytuhû felâ temlikûne lî minallâhi şey’ee[n] hüve ağlemu bimâ tüfîdûne fîh[i] kefâ bihî şehîden beynî ve beyneküm ve hüve’l ğafûrur-rahîm.
8. Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yetmez. O, sizin Kur’an hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, bağışlayan, esirgeyendir.

قُلْ مَا كُنتُ بِدْعاً مِّنْ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Gul mâ küntü bid’an(m) minerrusuli vemâ edrî mâ yüf’alü bî velâ bikum… in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye vemâ ene illâ nazîrun(m) mubîn.
9. De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ وَكَفَرْتُم بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Gul eraeytüm in kâne min indillâhi ve kefertüm bihî ve şehide şâhidun(m) min(m) benî isrâîle alee mislihî feâmene vestekbertüm… innallâhe lâ yehdil gazmez-zâlimîn.
10. De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız)? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْراً مَّا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ
Ve gâlellezîne keferû lillezîne âmenû lev kâne (kh)ayran(m) mâ sebegûnâ ielyh[i] ve izlemyehtedû bihî feseyegûlûne hâzâ ifkun gadîm.
11. İnkâr edenler, iman edenler hakkında dediler ki: “Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi.” Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için “Bu eski bir yalandır” diyecekler.

وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَاماً وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُّصَدِّقٌ لِّسَاناً عَرَبِيّاً لِّيُنذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ
Ve min gablihî kitâbu mûsâ imâmen(v) ve rahmeh[tev] ve hâzâ kitâbun(m) musaddigun(l) lisânen arabiyyen(l) liyunzirallezîne zalemû… ve büşrâ lil muhsinîn.
12. Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa’nın kitabı vardır. Bu (Kur’an) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
İnnellezîne gâlû rabbunellâhu sümme’stegâmî felee (kh)avfun aleyhim velâ hüm yahzenûn.
13. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Üleeike eshâbül cenneti (kh)âlidîne fîhee… cezâen(m) (**) bimâ kânû yağmelûn.
14. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.

وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَاناً حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاً وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْراً حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ
Ve vessaynel insâne bivâlideyhi  ihsânee[n] hamelethu ümmuhû kürhen(v) ve veda athü kürhâ[v] ve hamluhû ve fisâluhû s(*)elâsûne şehrâ[n] hattâ izâ beleğa eşüddehû ve beleğa erbaîne seneten gâle rabbi erzığnî en eşküra niğmetekelletî en’amte aleyye ve alee vâlideyye ve en ağmele sâihan ve eslihlî fî zürriyyetî… İnnî tübtü ileyke ve innî mine’l-muslimîn.
15. Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım.

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَن سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
Ülâikellezîne netegabbelü anhüm ehsene mâ amilû ve netecâvezü an seyyieetihim fî eshâbil cenneh[ti] vağdes-sıdgillezî kânû yûadûn.
16. İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru bir sözdür.

وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَّكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتْ الْقُرُونُ مِن قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
Vellezî gâle livâlideyhi uffin(l) lekümâ eteideninî an u(kh)race vegad (kh)aletil gurûnu min gablî ve hümâ yesteğîs(*)ânillâhe veyleke âmin inne vağdellâhi hagg[un] feyegûlu mâ hâzâ illâ esâtirül evvelîn.
17. Ana ve babasına: “Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye, ana ve babası Allah’ın yardımına sığınarak: “Yazıklar olsun sana! İman et. Allah’ın vâdi gerçektir, dedikleri halde o: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” der.

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ
Üleikellezîne hagga aleyhimul gavlü fî ümemin gad (kh)aled min gablihim minel cinni vel ins[i] innehüm kânû (kh)âsirîn.
18. İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِّمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Veliküllin deraceetün(m) mimmee amilû… Veliyüveffiyehüm ağmeelehüm vehüm lâ yüzlemûn.
19. Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz.

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُم بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنتُمْ تَفْسُقُونَ
Ve yevme yüğradüllezîne keferû alen-nâr[i] ezhebtüm tayyibetikum fî hayâtikümüd-dünyâ vestemtağtüm bihee.. Felyevme tüczevne azeebel hûni bimâ küntüm testekbirûne fil ard(z)i bigayril haggi ve bimâ küntüm tefsugûn.
20. İnkâr edenler, ateşe arzolunacakları gün (onlara şöyle denir): “Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz!”

وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنذَرَ قَوْمَهُ بِالْأَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتْ النُّذُرُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
Vezkur e(kh)â âd[in] iz enzere gavmehû bil ehgâfi vegad (kh)aletin-nuzuru min(m) beyni yedeyhi ve min (kh)alfihî ellee tağbudû illallâh[e] innî e(kh)âfü aleyküm azeebe yevmin azîm.
21. Ad kavminin kardeşini (Hûd’u) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum” demişti.

قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
Gâlû eci’tenee lite’fikenee an eelihetinee… Fe’tinee bimâ teidunee in künte mines-sâdigîn.
22. “Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler.

قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَأُبَلِّغُكُم مَّا أُرْسِلْتُ بِهِ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ
Gâle inneme’l ilmü indellâh[i] ve übelliğukum mâ ursiltü bihî velâkinnî erâküm gavmen techelûn.
23. Hûd da; “Bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben size, bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat sizin cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum.” dedi.

فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضاً مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُّمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُم بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ
Felemmee raevhü âridan(m) mustegbile evdiyetihim gâlû hâzâ âridun(m) mumtirunâ bel hüve mestağceltümbih[î] rîhun fîhâ azeebun elîm.
24.Nihayet onu, vâdilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur, dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgârdır!

تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِأَمْرِ رَبِّهَا فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إِلَّا مَسَاكِنُهُمْ كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ
Tüdemmirü külle şey’in(m) biemri rabbihee feesbahû lâ yurâ illâ mesekinuhum… Kezeelike neczil gavmel mücrimîn.
25. O (rüzgâr), Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.

وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَأَبْصَاراً وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُم مِّن شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون
Velegad mekkennâhüm fîmâ in(m) mekkennâhüm fîhi vecealneelehüm sem’an(v) ve ebsâran(v) ve ef’ideh(ten) femâ ağnee anhüm sem’uhum velâ ebsâruhum velâ ef’idetühüm min şey’in iz kânû yechedûne biâyâtillâhi ve hâga bihim mâ kânû bihî yestehziûn.
26. Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi.

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُم مِّنَ الْقُرَى وَصَرَّفْنَا الْآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Velegad ehleknâ mâ havleküm minel gurâ ve sarrefnel âyâti leallehüm yerciûn.
27. Andolsun biz, çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık.

فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ قُرْبَاناً آلِهَةً بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Felevlee nasarahümüllezîne’t-te(kh)azû min dûnillâhi gurbânen eeliheh[ten] bel dallü anhüm… Ve zâlike ifkuhum ve mâ kânû yefterûn.
28. Allah’tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَراً مِّنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ
Veiz sarafnâ ileyke neferan(m) minel cinni yestemiûne’l gur’ân[e] felemmee hadaruhû gâlû ensitû… Felemmee gudiye vellev ilee gavmihim munzirîn.
29. Hani cinlerden bir gurubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur’an’ı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) “Susun” demişler, Kur’an’ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.

قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً أُنزِلَ مِن بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَى طَرِيقٍ مُّسْتَقِيمٍ
Gâlû yâ gavmenâ innâ semiğnâ kitâben ünzile min(m) bağdi mûsee musaddigan(l) limee beyne yedeyhi yehdî ilel haggi ve ilâ târigin(m) mustagîm.
30. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.

يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
Yâ gavmenâ ecîbû deiyellâhu ve eeminû bihî yağfirleküm min zunûbikum ve yucirkum min azeebin elîm.
31. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun..

وَمَن لَّا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِن دُونِهِ أَولِيَاء أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Ve men(l) lâ yücib deiyellâhu feleyse bimuğcizin fil ard(z)i ve leyse lehû min dûnihî evliya'[ü] Uleeike fî dalâlin(m) mubîn.
32. Allah’ın dâvetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah’tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Evelem yerav ennallâhellezî (kh)alaga’s-semâvâti ve’l ard(z)i velem yağye bi (kh)algihinne bi gâdirin alee en(y) yuhyiye’l mevtee… Belâ, innehû alee külli şey’in gadîr.
33. Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, her şeye kadirdir.

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ
Ve yevme yuğradüllezîne keferû alen-nâr[i] eleyse hâzâ bi’l-hagg[i] gâlû belâ ve rabbinâ… Gâle fezûgul azeeb, bimâ küntüm tekfurûn.
34. İnkâr edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde: Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş, derler. Allah: Öyleyse inkâr etmenizden dolayı azabı tadın! der.

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِّن نَّهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ
Fasbir kemâ sabera ulul azmi minerrusuli ve lâ testağcillehum… Keennehüm yevme yeravne mâ yûadûne lem yelbes(*)û illâ seeaten(m) minnehâr[in] fehel yühlekü illel gavmül fâsigûn.
35. O halde (Resûlum), peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar vâdedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi hiç!

 

ahkaf_suresi_01

Ahkaf  Suresi, Ahkaf  Suresi Türkçe, Ahkaf Suresi Hakkında, Ahkaf Suresi Kur’an Meali, Ahkaf Suresi Oku, Ahkaf Suresi Dinle Kuran-ı Kerim, Ahkaf Suresi Dinle, Ahkaf Suresi Hakkında Bilgi, Ahkaf Suresi Faziletleri, Türkçe Meali ve Açıklaması, Ahkaf Suresi Oku, Ahkaf Suresi Kuran Meali, Ahkaf suresi arapça, Ahkaf Dinle, Ahkaf Suresi Tefsiri, Ahkaf Anlamı, Ahkaf Fazileti

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir