İslam Alimleri

Şah-ı Nakşibend Hz. Hayatı ve Kerametleri

Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Hayatı

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretleri, miladî 9. Asır’dan itibaren, önemli bir ilim ve irfan merkezi haline gelen Mâveraünnehir Havzasında, Buhârâ şehrine dokuz (9) km. uzaklıktaki Kasr-ı Hindüvan (Kasr-ı Ârifan)’da dünyaya teşrif ettiler (h. 718; m. 1318). Asıl adı, Muhammed b. Muhammed Buhârî’dir.

Evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerden. Seyyid olup insanları Hakka dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl’in talebesidir.

İsmi, Muhammed bin Muhammed’dir. Behâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalplere nakşettiği için, “Nakşibend” denilmiştir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifân’da doğdu. 1389 (H.791)’da Kasr-ı Ârifân’da Rebî’ul-evvel ayının üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır. İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamânında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidâyete, doğru yola kavuşmuştur.

Zamânının büyük velîlerinden Muhammed Bâbâ Semmâsî, henüz o doğmadan Kasr-ı Ârifân’a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zâtın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir velî yetişecek diyerek işâret etmiş, tarîkatın imâmı olacak emsâlsiz bir zâtın buradan zuhûr edip ortaya çıkacağını talebelerine ve sevenlerine müjdelemiştir.

Daha sonra babası Seyyid Muhammed Buhârî şöyle anlattı: “Oğlum Behâeddîn’in doğmasından üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-ı Ârifân’a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-ı Ârifân’ı teşrif edince, yeni doğan oğlum Behâeddîn’i alıp huzûruna götüreyim ve himmet, mânevî yardım isteyeyim, böylece feyze kavuşur dedim. Bu niyetle Behâeddîn’i kucağıma alıp, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna götürdüm. Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, Behâeddîn’i elimden alıp, bağrına bastı ve; “Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, mânevî evlâtlığa kabûl ettim.” buyurdu. Sonra yüzünü talebelerine çevirip, aralarında en meşhûru olan Seyyid Emîr Külâl’e şöyle dedi: “Size, bu yerde bir büyük zâtın kokusu geliyor derdim. Şimdi bu tarafa gelirken de, buraya yaklaştığımızda size önce duyduğum koku iyice arttı demiştim. Hakîkat şudur ki, size bahsettiğim mübârek zât doğmuştur. İşte o mübârek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zât olsa gerektir.” buyurdu. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamânının en büyük evliyâ ve mürşid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavuştu. Henüz daha küçük yaşta iken, evliyâlığa âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alnında açıkça görünür, hidâyet ve irşâd, hakkı bulma ve yol gösterme nişanları yüksek simâsından belli olurdu.

 

 

Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Kerametleri

Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Behâeddîn dört yaşında iken, evimizde yavruluyacak bir inek vardı. Behâeddîn, doğumuna bir müddet daha olan bu ineği göstererek, öyle anlıyorum ki, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracaktır dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu.”

Behâeddîn Buhârî hazretlerinin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini mânevî evlâtlığa kabûl eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî’dir. Önce ondan istifâde etti. Sonra bu hocası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi Seyyid Emîr Külâl’e havâle etti. Yedi sene Seyyid Emîr Külâl’in sohbetine devâm etti. Sonra da onun izni ile Mevlânâ Ârif Dikgerânî’nin sohbetine devâm etti. Yedi sene de onun yanında kaldı. Bundan sonra Kusam Şeyh ve Halîl Atâ’nın sohbetlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ’nın yanında kaldı. Ayrıca Mevlânâ Behâeddîn Kışlâkî’den hadîs ilmini öğrendi. Sonra, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı. Üveysî olarak yetiştirildi. Böylece tasavvufda ve diğer ilimlerde çok iyi yetişti. Bu tahsil devresini ve tasavvufta yetişmesini bizzât kendisi şöyle nakletmiştir:

“Çocukluktan bülûğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin sohbetinde bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî’yi düğünüme dâvet etmek için beni Semmâs’a gönderdi. Semmâs’a varıp hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, devamlı hocamın sohbetine can atıyordum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından sonra kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip, iki rekat namaz kıldım. Başımı secdeye koyup çok duâ ettim. Dilimden şu duâ çıktı: “Allah’ım, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye tâkat, güç ver.” Sabah olunca hocamın huzûruna vardım. Bana bakıp, gece olup bitenleri söyledikten sonra; “Evlâdım, duâda; “Yâ Rabbî, râzı olduğun şeyi bu zayıf ve güçsüz kuluna, fazlın ve kereminle ihsân et.” demelidir. Çünkü Allahü teâlânın rızâsını kazanan kimseye belâ gelmez. Eğer Allahü teâlâ, hikmet-i ezelîsiyle sevdiği bir kuluna belâ gönderirse, kendi inâyetiyle o kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder ve o belâya tutulmasının hikmetini bildirir. Belâ istemekte güçlük vardır.” buyurdu.

Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam, sofrada bir somun ekmeği alıp verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; “Ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzım olacaktır.” buyurdu. Nihâyet dâvetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı Ârifân’a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum. Rûhum zevkle dolmuş olduğundan kalbimde hiçbir dünyâ düşüncesi yoktu. Aşk ve şevkle dolu olan kalbim heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; “Kalbini ayrılıktan koru.” buyururdu. Hocamın bu kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine dâvet etti. Hocam da bu dâveti kabûl edip, o zâtın evine indi. Ev sâhibinin, mahcûbiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye; “Senin ızdırabının sebebi nedir?” dedi. O da; “Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum, fakat sütten başka bir şeyim yoktur.” dedi. Bunun üzerine hocam bana; “Behâeddîn, sana verdiğim ekmeğe ihtiyaç hâsıl oldu. O ekmeği ver.” dedi. Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sâhibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hocamıza hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp yolumuza devâm ettik.”

“Nerede olursan seninleyim ben,
Kendini sakın, yalnız sanma sen.”

 

Bir alim sufi şunları anlatmıştı:

-Şahı Nakşibend hazretlerinin bazı müridleriyle Irak’a gitmek üzere yola koyulmuştuk.Semnan şehrine uğradık. Buradaki Hace hazretlerinin müridlerinden Seyyid Mahmud adında bir velinin yaşadığını öğrendik. Onu ziyaret etmek istedik. Sohbet sırasında bir ara Seyyid Mahmud’a Hace hazretlerine bağlanma sebebini sorduğumuzda şunları anlattı:

-Bir gece, rüyamda gayet hoş bir mekandayım… Karşımda Peygamber Efendimiz (s.a.v) olduğunu zannettiğim yüce bir şahsiyet vardı. Yine o mecliste çok nurlu biri daha vardı. Hz. Peygamber (s.a.v) ve o nurani zat ile tarifi imkansız sevgi ve aşk hali içinde konuştum. Resulullah’a (s.a.v) hitaben ançak şunu ifade edebildim.

– Ben sizin mübarek sohbetinizle şereflenemedim. Zamanınızın bereketine ulaşma saadetine eremedim. Bana ne yapmamı emir buyurursunuz?

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bana şunu söyledi:

– Eğer sen, benim sohbet ve bereketime ulaşmak istiyorsan bu zata bağlan.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin adını bizzat zikretti. Ancak o zamana kadar ben, Hace hazretlerini hiç görmemiştim. Uyandıktan sonra Hace hazretlerinin ismini ve rüyamda görmüş olduğum kadarıyla mübarek simasını evimdeki kitaplardan birinin arkasına kaydettim. Rüyanın üzerinden yedi yıl geçti.

Bir gün bir tanıdığımın iş yerinde oturuyordum. Derken nurani bir şahıs gelip, dükkana girdi. Alnında celal ve heybet izleri vardı. Bu kimsenin yüzüne bakınca hemen o rüyamı ve daha sonra da kitabıma kaydetmiş olduğum o simayı hatırladım. Hace hazretlerine durumu anlatıp, kendisini evime davet ettim. Çok mütevazi bir kimseydi, davetimi kabul etme lutfunda bulundu.

Bu nur yüzlü zat önde , ben de arkasında yürüyerek eve girdik. Daha önceden evimi görmüş yahut evine gelmiş değildi. Doğruca çalışma odama girdi, odada üzerine bazı kitaplarımı koyduğum , rafa benzer bir çıkıntı vardı. O odaya girince, mübarek ellerini rafın üzerindeki kitaplardan birine uzattı, aldığı kitabı bana uzatarak şunu söyledi ;

-Bak bakalım, bu kitabın arkasına , o yazıyı ne zaman yazmışsın?

Yazmış olduğum o yazının tarihine baktım. Tam yedi yıl önceki tarihti. Onun beni çok önceden tanıdığına inanmıştım. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dervişleri arasına katıldım. O günden sonra Hace hazretleri, lütfedip beni yakın çevresine aldı. Allah’a kullukta bulunmanın huzuruna ulaştım.

Kaynak : Ehl-i Beyt İmamları Kitabı

 

 

Nakşibendiyye Yolu

Hâcegân silsilesinde Hâce Mahmud İncirfağnevî Hazretleri’nden Seyyid Emir Kilâl (k.s.)’e kadar zikr-i hafî (gizli zikir) ile zikr-i alâniyye (açık zikir) cem’ edilmiş, her ikisi de yapılmıştır. Şâh-ı Nakşîbend Hazretleri ise, Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’nin ruhaniyetinden aldığı ruhsat ve emirlerle zikr-i alâniyyeyi tamamen terk edip zikr-i hafî ile meşgul oldular. Müridlerinin kalbine zikri hiç çıkmayacak şekilde yerleştirdiği ve adeta nakş ettiği için kendilerine“Nakşîbend” denildi. Bir başka rivayette ise “Nakşîbend” lakâbını almasının sebebi, baba mesleği olan nakş-ı zâhiri bırakıp nakş-ı hakîki ile meşgul olmaları hasebiyle olduğu ifade edilir.

Şâh-ı Nakşîbend Hazretleri, Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.)’nin getirmiş olduğu sekiz esasa (hûş der-dem, nazar ber-kadem, sefer der-vatan, halvet der-encümen, yâdkerd, bâzgeşt, nigâhdâşt, yaddâşt) üç esas daha (vukûf-ı adedî, vukûf-ı zamânî, vukuf-ı kalbî) ekleyerek yolun tertibini kemâle kavuşturduğu için bu yola “Târik-ı Nakşibendiyye” denildi.

 

Nakşibendî Tarikati

Nakşibendî Tarikati, Bahâeddin Nakşibend (k.s) Hz.nin halifelerinden Alâeddin Attâr, Zâhîd Bedahşî ve Muhammed Parisâ tarafından, özellikle Yeseviyye Tarikati’nin yoğunlukta bulunduğu bölgelerde, çok büyük bir kitleye ulaştı. İmam-ı Rabbânî (k.s) (ölm. 1625) döneminde Hindîstan ve havalisine; Mevlana Halid Bağdâdî (ks) (ölm. 1826) zamanında da bütün Orta Doğu’ya yayıldı. Osmanlı Padişahları Nakşibendiliği himaye ettiler. Son Osmanlı Padişahı, Vahdettin Han’ın da Nakşî-Halidî.s) Hz.nin, müridî olan Emir Külal (k.s) Hz.ne hitaben ‘Bu erin terbiyesi sana aittir’ dediği rivayet  edilmektedir.

 

Hakikaten de Muhammed Bahauddin, Emir Külal (k.s) Hz.ne intisab etmiş, tarikat adabının öğrenilmesi, sohbet ve zikir telkinlerini ondan almıştır. Burada bir meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var. Şah-ı Naksibend (k.s) Hz. zahiri terbiyesini Emir Külal (k.s) Hz. den almışsa da batınî-manevî terbiyeyi Abdulhalik Gücdevanî (k.s) Hz.den almıştır.

 

Abdulhalik Gücdevânî (ks) (ölm. 617/121) Hz. Hacegan Tarikati pirlerinden olup Şah-ı Naksibend Hz.ni rûhânî yolla irşad etmiştir. Bu rûhâniyet yoluyla terbiye usulüne, Veysel Karânî (k.s) Hz.ne izafeten ‘Üveysîlik yolu’ denilmektedir.

 

Nakşibend (k.s) Hz.nin intisab ettiği Hacegan Tarikatinde; mürid tek başına olduğunda hafî (gizli), toplu haldeyken cehrî (açıktan) zikir yapılıyordu. Fakat kendisi, Gücdevânî (k.s) Hz.nin manevî telkiniyle ‘hafî zikri’ tercih etmiştir.

 

Emir Külal (k.s) Hz.nden hilafet alan, Şah-ı Naksibend (k.s) Hz. daha sonra yedi (7) sene Mevlana Arif (k.s), oniki (12) sene de Halil Ata (k.s) Hz. ile sohbet ve arkadaşlık yapmıştır. Bu iki şeyh Yesevî tarikatine mensuptur. İki defa Hicaz’a gitmişler, ikinci seferinde bir müddet Merv’de oturduktan sonra Buhara’ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar burada ikamet etmiştir (ölm. 791/3 Mart 1389)

 

Tasavvuf ve Tarikatler üzerine araştırmalarıyla tanınan ilim adamlarından -rahmetli- Selçuk Eraydın şöyle demektedir ‘Nakşî tarîkati, îtikadî sarsıntılara yol açacak fikir ve düşüncelere yer vermeyen mu’tedil bir tarîkattir. İslâm kültürüne, halk maârifine ve Anadolu birliğinin te’minine yaptığı hizmet büyük olmuştur.’

 

Bu Tarikat-ı Aliyye’de yapılan her türlü davranış, söz ve latife Allah için olmalıdır. Yapılan amellerden ne dünyevî ne de uhrevî bir menfaat beklenmelidir. Bu âli maksada ise ancak, Rasûlüllah (s.a.v)’ın şeriatine uymak ve bid’atlardan kaçınmakla ulaşılabilir.

 

Bütün yasaklardan, mekruhlardan kendini korumak suretiyle, kalbî huzurun süreklilik kazanmasına çalışılmalıdır. Geçmişte işlemiş olduğu, günah, haram, hata ve kusurları için Tövbe-i Nasuh etmeli; bu gafleti gidermek için; kalbî râbıta ve zikirle meşgul olmalı kalbî ve aklî terakkîyi kazanmak için gayret gösterilmelidir. Zira, huzurun (ihsan) hasıl olması için bu saydıklarımızı uygulamak şarttır. Özet olarak, Âlî Nakşibendî Tarikati’nin hakikati, Allah-u Zülcelal’le sürekli olarak beraber olmaktır, huzurdur.

Nakşibendî Tarikati’nin İki Esası:

1. Peygamber (s.a.v)’e ittiba; İbadetlerde, adet ve davranışlarda O’na mutabaattır. Ne söylemiş, nasıl yapmış ise aynen yapmaktır. Bu uygulama, Ashab-ı Kiram’ın tabi olduğu tarikin aynısı ve aslıdır. Çünkü Ashab-ı Kiram, Rasûlü Ekrem (s.a.v) Efendimizin hal ve davranışlarına tam manasıyla mutabaat ediyordu. Öyle ki, O’nun oturduğu yerde oturuyor, ayakkabısını çıkardığı yerde çıkarıyor, özetle her türlü hal ve davranışlarını aynen uygulamaya büyük bir dikkat ve özen gösteriyorlardı.

Örnek olarak; Hz. Ömer (r.a) Kabe’yi tavaf ederken, Hacer’ül Esved’e şöyle sesleniyordu:

‘Ey Hacer’ül Esved! Biliyorum ki sen bir taşsın. Senin ne menfaatin, ne de bir zararın dokunur. Eğer ben, Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim.’

 

2. Mürşid-i Kâmil’e muhabbet: Mürşid-i Kamile muhabbet müridin kemalatına vesiledir. Allah Dostları, Allah’a yakınlık elde ettiklerinden ve Rasûlüllah’ın ahlakıyla ahlaklandıkları için onlara duyulan muhabbet Allah içindir. Allah için bir zatı sevmek de kişiyi Allah tarafından sevilmeye götürür.

 

 

Mübarek Sözlerinden

• “Bizim yolumuz sohbettir. Halveti tercih etmekte şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket, cem’iyyettedir. Cem’iyyet sohbettedir. Sohbet, ehl-i sohbetin yekdiğerinde fâni olması ile hâsıldır.”

• “Bizim yolumuzda varlığın ve nefis görüntülerinin reddedilmesi, en önemli konudur. İşte Allah’a ulaşmanın ana sermayesi budur. Ben bu usulle nefsimi, varlık âleminin bütün katmanlarıyla tek tek kıyasladım ve şunu gördüm: Varlık âleminde yaratılanların hepsi benden üstün. İşte bu niyetimle, en faziletli kimseler arasına kabul edildim.”

• Bu yol için üç edeb vardır:
  1. Allah-ü Teâlâ’ya karşı edeb. Bu, kulun Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınarak iç ve dış âleminde kulluğunu tam olarak yapmaya çalışması ve Allah-u Teâlâ’nın zâtından başka her şeyden yüz çevirmesidir.
2. Resûlullah’a (s.a.v.) karşı edeb. Bu da “De ki: Eğer Allah-u Teâlâ’yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah-u Teâlâ da sizi sevsin.”meâlindeki âyetin emri gereği ona tâbi olma makamında bulunmak ve her halde buna riâyet etmektir. Kezâ, Resûlullah’ın (s.a.v.) Allah-u Teâlâ ile kullar arasında bir vesile olduğunu ve her şeyin onun yüce emirleri altında olduğunu bilmek îcab eder.
    3. Bu yolun büyüklerine karşı edeb. Zira onlar Resûlullah’a (s.a.v.) tâbi olmak için bir vesiledir. Bu yolun bağlılarının, onların yanında olmasa da onlara uymaları îcab eder.”

• “Bizim yolumuz ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine sarılmaktan, Ashâb-ı Kirâm’ın takip ettiği yolu takip etmekten başka bir şey değildir.”

Eserleri

Vaaz ve nasihatle alakalı manzum Hayat-Nâme, tasavvufa dair Delîlü’l Âşıkîn ve Evrâd-ı Bahâiyye isimli eserleri mevcut olup, Evrâd-ı Bahâiyye’yi, rüyasında Efendimiz (s.a.v.)’in kendisine öğrettiğini, kendisinin de ders ders öğrendiğini söylemiştir.

Vefatı

Bir müridi, Şâh-ı Nakşîbend Hazretleri’nin ölüm döşeğindeyken kendisine tam dört defa “Sofra kur, yemek ye.” dediğini nakleder. Hâce Alaüddîn Attar (k.s.) ise: “Hâce Hazretleri’nin irtihali zamanında Yâsîn-i Şerif okudum. Yarısında geldiğimde nur zâhir olmaya başladı. Kelime-i tevhidle meşgul olduktan sonra son nefeslerini verdiler.”

Hâce Muhammed Bahaüddîn Şâh-ı Nakşîbend Hazretleri, Kasr-ı Ârifân’da 3 Rebiulevvel 791 pazartesi günü ahirete irtihal ettiler ve buraya defnedildiler.

Allah-u Teâlâ bizleri kendilerinden ayırmasın, tasarruflarını üzerimizde daim kılsın, makamlarını âli eylesin.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir