İslam Alimleri

Muhammed Üftade Hazretleri (k.s.)

Muhammed Üftade Hazretleri (k.s.)

ÜFTÂDE HAZRETLERİ KİMDİR?

Osmanli pâdisâhlarindan Kânûnî Sultan Süleymân Hân zamâninda, Bursa’da yasayan büyük velîlerden. 1490 (Hicri 895) senesinde Bursa’nın Araplar mahallesinde doğdu doğdu. Ismi Muhammed olup, babasi Manyasli Mehmed Efendidir. Üftâde lakabiyla meshûr oldu. Bursa’nin çesitli câmilerinde müezzin ve imâm olarak vazife yapti. 1581 (H.989) da Bursa’da vefât etti.

Muhammed Üftâde yeni dogdugunda, annesi bir rüyâ gördü. Çocugu büyük bir süt deryâsinda yüzüyordu. Telâsla uyanip, rüyâyi kocasina anlatti. O da; “Oglumuz büyüyünce, insâallah çok büyük bir âlim ve velî olacak.” diye tâbir etti.

BURSA’NIN BÜYÜK EVLİYASI MUHAMMED ÜFTÂDE HZ.

Mehmed Efendi, daha küçük yasta bulunan oglu Muhammed Üftâde’yi, ipek satan bir tüccarin yanina çalismaya verdi. Muhammed Üftâde, orada çalismaya basladi. Fakat bir hafta içinde, ustasi ve babasi vefât edince, çocuk yasta âilesinin geçim yükünü omuzuna aldi. Hem çalisiyor, annesinin ve kardeslerinin kimseye muhtâc olmadan geçinmelerini sagliyor, hem de bos zamanlarinda Bursa’daki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri ögrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri ögrenerek, Bursa Ulu Câmiinde müezzinlik yapmaya basladi. Sonra Dogan Bey Câmiine imâm oldu. Senelerce bu vazifeyi yaparak, insanlarin ibâdetlerini dogru yapmasina vesîle oldu. MuhammedÜftâde’nin, Ulu Câmii medheden bir beyti, câminin bati kapisi çevresinde hâlen yazilidir. Arabî olan beyt söyledir:

“Yâ câmi’al-kebîr ve yâ mecma’alkibâr,
Tûbâ limen yezûrüke fil-leyli vennehâr.”

Mânâsi:

Ey Ulu câmi! Ey büyüklerin toplandigi yer!
Seni gece-gündüz ziyâret edenlere olsun müjdeler!

Bir gün rüyâda Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü. “Bizim câmide vâz ve nasîhat eyle!” emri üzerine, sabahleyin Emîr Buhârî Câmiinde vâz ve nasîhate basladi.

Muhammed Üftâde, uzun boylu, müsfik bakisli, devamli tebessüm hâlinde olan bir zâtti. Görünüsü ile etrâfindakilere güven ve îtimâd telkin eder, herkesin takdîrine mazhâr olurdu. Kur’ân-i kerîm okurken, güzel sesinde sanki agliyormus hâli müsâhede edilirdi. Kimsenin kalbini kirmaz, kalb kirarim korkusuyla kendine hakâret edenlere bile hiç karsilik vermezdi.Câmiye sabah herkesten önce gider, yatsi namazindan sonra orada gece geç vakitlere kadar ibâdet ederdi. Bâzi geceler evine giderken, issiz sokaklarda bir sarhosa rastlasa, ona yardim ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardim ettigi için, Bursalilar onu çok severdi.

Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçirenMuhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayi arzu ettiginden, bir velînin yaninda yetismeyi çok isterdi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar dururdu. Bir gün Karacabeyli Hizir Dede isminde bir velînin Bursa’ya geldigini ve Ulu Câminin yaninda ikâmet ettigini ögrendi. Huzûruna varip, talebesi olmak istedigini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâde’yi yetistirmeye basladi. Muhammed Üftâde, hocasinin verdigi her vazifeyi en güzel sekliyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için, nefsinin istediklerini yapmayip, istemediklerini yapiyordu. Haramlardan siddetle kaçiyor, süpheli korkusuyla mübahlarin bile fazlasini terkediyordu. Bu sekilde hocasi Hizir Dede’nin terbiyesinde sekiz yil canla basla çalisti. Onun vefâtindan sonra da Seyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açildi, kemâle gelip olgunlasti. Her nefes alip vermesinde Allahü teâlâya hamd eder, cenâb-i Hakk’i bir an olsun hatirindan çikarmazdi. Lüzumsuz hiç konusmazdi. Konustugu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin herbiri, kâbiliyeti kadar istifâde ederdi. Onun bu konusmalarini talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî Vâki’ât adli eserinde topladi.

Muhammed Üftâde, hocasindan sonra talebeleri yetistirmek üzere dergâhta ders vermeye basladi. Onlarin en iyi sekilde yetismesi için gayret gösteriyor, hocasinin kendisini yetistirdigi gibi onlari irsâd ediyordu.

 

Muhammed Üftade Hazretleri Menkıbeleri

Muhammed Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için de bu arzusuna nail olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanimi, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline çok üzülürdü. Yine bir sene parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talak ile boşadım.” dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, hanimi bos olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, aklına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzuruna gidip, ağlayarak durumunu anlattı. Muhammed Üftâde; “Bizim Eskici Mehmet Dede’ye git, bizim selamımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur.” buyurdu. Fakir, sevinerek huzurdan ayrıldı, süratle Mehmet Dede’nin dükkânına koştu. Mehmet Dede’ye hocasının selamını söyleyip, derdini anlattı. Mehmet Dede; “Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakin açma!” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendilerini Mekke’de buldular. Mehmed Dede, Allahü tealinin izniyle, fakiri bir anda keramet göstererek Hicaz’a götürmüştü. O gün, Arefe idi, hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiler. Ziyaret yerlerine gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemsehrileri olan Mehmed Dede’yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir, birkaç hediye alıp, bir kısmını götürmeleri için hemsehrisi olan hacilara emânet etti. Vedalaşarak ayrıldılar.

Aynı şekilde bir anda Mekke-i mükerremeden Bursa’ya geldiler. Fakir, getirdiği bazı hediyelerle eve gelince, hanimi, birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da; “Hanim ben hacdan geliyorum. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım.” dediyse de, kadın; “Bir de yalan söylüyorsun. Üç-beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim.” dedi.

Kadıya giderek durumu anlatti ve; “Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız yasamayı dinimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram islemek istemiyorum.” dedi. O sırada Bursa kadılığına Azîz Mahmut Hüdai bakıyordu. Kadı, hanimin kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâbe-i muazzama da tavaf edip, ziyaret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp, getirmeleri için emanet eşya verdiğini iddia etti. Bu sebeple boşanmanın vaki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmet Dede’yi şahit gösterdi.

Mehmed Dede de; “Şeytan, Allahü tealinin düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyanın bir ucundan bir ucuna gittiği kabul edilir de, bir velînin bir anda Kâbe’ye gitmesi niçin kabûl edilmez?” dedi. Kâdi hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde de, şahit olarak fakirin hac vazifesini yaptığını, hatta emanet verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdi, şahitlerin verdiği ifade ile, davacı hanimin nikâhı feshetme isteğini reddetti. Böylece, boşanma hâdisesi olmadı.

Kâdi Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadi. Nihâyet Eskici Mehmed Dede’nin yanina gidip; “Beni talebelige kabûl buyurmaniz için gelmistim.” deyince, o da; “Nasîbiniz bizden degil, Üftâde’dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatinizi bildirin.” dedi. Kadi, evine gitti. Hizmetçisine atinin hazirlanmasini emretti. Kendisi de sirmali kaftanini ve sarigini giyerek, hazirlanan atina bindi. Yanina seyisini de alip, Üftâde hazretlerine gitmek üzere yola çikti. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin dogu tarafindaki sokaga geldiginde, atinin ayaklarinin, bileklerine kadar kayalara saplandigini gördü. Bütün ugrasmalarina ragmen ati ileri süremedi. (Bu kayanin Üçkuzular semtinde oldugu da söylenmektedir.) Atindan indi. Sirmali kaftaniyla, Üftâde’nin dergâhina dogru yürüdü. Dergâha vardiginda, eski bir hirka giyen ve bahçeyi çapalayan Üftâde hazretlerini gördü. Üftâde, gelenleri görünce dogruldu ve; “Ey Kâdi efendi! Herhâlde yanlis yere geldiniz. Burasi yokluk kapisidir, biz de, fakirlik kapisinin kuluyuz. Hâlbuki sen varlik sâhibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bagdasamayiz. Senin ilmin, malin, mülkün, sânin ve mâmur bir dünyân var. Bizim gibi kullarin, Allahü teâlâdan baska hiçbir seyi yoktur.” buyurdu. Bu sözler, Kâdi Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye o kadar tesir etti ki, gözlerinden iki sira yas döküldügü hâlde; “Efendim! Her seyimi mübârek kapinizin esiginde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle serefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazirim.” dedi. Bu samîmî istek üzerine, Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki: “Ey Bursa kâdisi! Kâdiligi birakacak, bu sirmali kaftaninla Bursa sokaklarinda ciger satacaksin. Her gün de dergâha üç ciger getireceksin!” Her seyi birakacagina, her emri yerine getirecegine söz veren Kâdi, derhâl kâdiligi birakip, ciger satmaya basladi. Aldigi cigerleri Bursa sokaklarinda; “Cigerci! Cigerciiii!” diye bagirarak satiyordu. Bursalilarin hayret dolu bakislarina, kadinlarin ve çocuklarin alay etmelerine hiç aldirmiyordu. Onu görenler; “Bursa kâdisi Azîz Mahmûd Hüdâyî aklini oynatmis, timarhânelik olmus!” diyorlardi. Bu sekilde nefsini kirip, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alinmaya katlaniyordu. Her aksam Üftâde’nin huzûruna geldiginde, hocasi; “Bugün ne yaptin, cigerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da, o günkü olup bitenleri anlatiyordu. Üftâde, bu sekilde yeni talebesinin nefsini kirip terbiye ettikten sonra,Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi, dergâhta helâ temizleme isinde çalismak üzere vazifelendirdi. Onu husûsî sohbetleri ve teveccühleri ile yetistirmek, evliyâlik makamlarinda yükseltmek için ugrasti. Nefsini terbiyede, kisa zamanda diger talebelerden çok ileri geçtigini gördü. Üç sene sonra ona icâzet, diploma verdi. Yerine halîfesi, vekîli oldugunu bildirdi.

Osmanli Sultâni Üçüncü Murâd Hân ile Üftâde, bir gün sohbet ediyorlardi. Bir ara Üftâde, görünüste lüzûmsuz bir takim el kol hareketleri yapmaya basladi. Mübârek yüzünün rengi, hâlden hâle giriyordu.Sonra eliyle bir yer sivarmis gibi yapti. Pâdisâh, âniden yapilan bu hareketlere önce bir mânâ veremedi. Sonra Üftâde’nin elinin siyahlastigini görünce; “Efendi hazretleri! Niçin böyle hareketler yapmaya basladiniz! Elinizin siyahlasmasina sebep nedir?” diye sordu. O da; “Sultânim! Tebeanizdan bir balikçi tayfasi Karadeniz’in sularinda balik tutuyordu. Tekneleri su alacak sekilde delindi. Bizden yardim istedikleri için biz de imdâdlarina yetiserek, teknelerini tâmir ettik. Bu sebeple elimiz karardi. Elhamdülillah müslümanlarin bogulmaktan kurtulmasina vesîle olduk.” buyurdu.

Üftâde hazretleri bir gün talebeleriyle kira gitti. Bir pinar basinda oturup sohbete basladilar. Vakit ilerlemisti. Talebelerin bâzilari aciktiklarindan; “Hocamiz müsâade etse de bir yemek yesek.” diye gönüllerinden geçirdiler. Onlarin bu düsüncelerini anlayan Üftâde; “Yâ Rabbî! Bu talebelerime bir sini yemek ihsân eyle!” diyerek içinden duâ etti. O anda ortaya, getireni görünmeyen bir sini yemek kondu. Üftâde, talebelerine; “Haydi evlâtlarim, yemeklerimizi yiyelim.” buyurdu. Besmele çekilerek yemek yendikten sonra, sini âniden kayboldu. Ileri gelen talebelerinden Kemâl Dede; “Sini, suyun içine girdi!” diyerek sininin pesinden suya girmeye basladi. Üftâde; “Suyun içine sakin girme!” diyene kadar, Kemâl Dede suyun içinde eli kiliçli iki kisinin kendisine dogru hücûm ettigini gördü. Hizla sudan çikarak hocasinin yanina kostu. Hâdiseyi görenler sasirip kaldilar.

Bir günÜftâde hazretlerine bir kadin gelip; “Efendim! Bir oglum vardi. Hiçbir suçu olmadigi hâlde iftirâcilarin sikâyeti ile hapse attilar. Hakkimizi arayacak kimsemiz yok. Ne olur bir duâ buyurun da, oglumun suçsuz oldugu anlasilsin.” dedi. Bunu derken, kadinin iki gözünden çesme gibi yas akiyordu. Kadinin bu hâline dayanamayan Üftâde, ellerini açarak Allahü teâlâya duâ etti. Kadina dönerek; “Evinize gidebilirsiniz.” buyurdu. Kadin, merak içinde eve geldiginde, oglunun evde oturdugunu gördü. Oglunun hasretiyle yanan kadin, evlâdina sarilip gözlerinden öptü ve; “Yavrucugum! Seni hapishâneden nasil oldu da biraktilar?” deyince, oglu; “Ben de nasil oldugunu bilemiyorum. Hapishânede otururken, bir anda bir el beni evimize koydu. Sasirip kaldim.” dedi. Kadin, bunun Üftâde hazretlerinin bir kerâmeti oldugunu anladi.

Üftâde hazretleri, bir gün katirina binmis evine giderken, önüne ihtiyâr bir zât çikip, borçlu oldugunu, yaslilik sebebiyle çalisamadigini, bu sebeple de borcunu veremedigini bildirdi. Sonra da bir miktar para istedi. Üftâde, adamin hâline acidi ve; “Kimseye söylemezsen borcunu vereyim.” buyurdu. Adam söz verince, Üftâde; “Su tasi kaldir ve altindakileri al!” dedi. Adam tasi kaldirdi. Altindaki bir miktar parayi görünce, hayret ederek hepsini cebine doldurdu. Üftâde hazretlerine tesekkür ederek ayrildi. Parayi saydiginda, tam borcu kadar oldugunu gördü. Alacakliya gidip borcunu verdikten sonra, tamâh ederek tekrar o tasin yanina geldi. Büyük bir heyecanla tasi kaldirdiginda, hiçbir sey bulamadi. Bu isin, Üftâde’nin bir kerâmeti oldugunu anladi. Huzûruna giderek talebesi olup, sohbetiyle sereflendi.

Bir gün Yalova’dan Istanbul’a bir gemi gidiyordu. Istanbul’a yaklastiklari sirada, siddetli bir rüzgâr esmeye, dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye siddetle vurmaya basladi. Dalgalarin vurusundan tahtalar gicirdiyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpaliyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarini sasirdilar. Herkes geminin bir tarafina birikince, tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolculari teskîn etmeye çalisiyor ve herkesin yerinde oturmasini tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâllesiyor ve simdiye kadar isledigi günahlarina tövbe ediyordu. Bâzilari da, kurtulmalari için adakta bulunuyordu. Yolcularin arasindaki bir genç, Fâtiha-i serîfe ve Ihlâs sûrelerini okuyarak, hâsil olan sevâbi; Peygamber efendimizin, Eshâb-i kirâmin, evliyânin, âlimlerin ve zamânin velîlerinden Üftâde hazretlerinin rûh-i serîflerine hediye etti. Sonra da; “Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardiminizi istirhâm ediyorum.” dedi. O anda, uzaklardan bir karalti peydâ oldu. Yaklastikca, bunun bir insan oldugunu, suyun üzerinde süratle kendilerine dogru geldigini gördüler. Onun yürüdügü yerlerde dalgalar hemen sâkinlesiyordu. Nihâyet o zât geminin yanina geldi ve gemiyi eliyle bir mikdâr tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeye basladi. Yürüdügü yerlerde deniz durgunlasiyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittigi istikâmete göre, geminin dümenini ayarladi. Bir müddet sonra, selâmetle sâhile vardilar. Herkes bu hâdise karsisinda sasirip kaldi. Sâdece o delikanli sasirmamisti. Yolcular sâhile çiktiklarinda, bir kimse karsilarina çikip onlara; “Ey yolcular! Üftâde hazretlerinin selâmi var. Sag oldugum müddetçe, bu sirri kimseye söylemesinler diye bana emretti.” dedi.

Bir kis günü aksami,Üftâde hazretleri talebelerini toplamis sohbet ediyordu. Bir ara; “Dostlarim! Canımız tâze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür?” buyurdu.Talebeler içlerinden; “Bu kis günü, bu karda tâze üzüm olur mu?” diye düsünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; “Mâdemki bu sözü hocam söyledi, mutlakâ bunda bir hikmet vardir.” diye düsünerek ayaga kalkti ve; “Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim.” dedi.Müsâade edilince sepeti aldigi gibi Bursa’nin Çekirge mevkiindeki baga gitti.Bag, karlar altinda idi. Bir asma çubugunun üzerinden karlari temizlediginde, salkim salkim üzümler gördü. Bunun hocasi Üftâde’nin bir kerâmeti oldugunu anlayip, üzümleri sepete koymaya basladi.Asmadaki üzümler bittiginde, sepet de agzina kadar dolmustu. Sepeti omuzuna alarak dergâha dogru yürüdü. Hizli hizli yürürken, birden ayagi kaydi ve bir çukura düstü. Çukur derin oldugundan, çikmak için çok ugrastiysa da basaramadi.Çâresiz kalinca hocasi Üftâde’den yardim istemek hatirina geldi ve içinden; “Imdât! Yâ mübârek hocam!” der demez, çukurun basindan bir ses; “Ey Mahmûd! Uzat elini de yukari çekeyim.” dedi. Bu sesin sâhibine bakti, fakat taniyamadi. Çukurun basindaki kimsenin kendisine gülümsedigini gördü. Utanarak elini uzatti. Yukari çiktiginda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak dergâha dogru süratle gitti. Hocasinin huzûruna vardiginda sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören talebeler sasirip kaldilar. Üftâde hazretleri, yardim edeninHizir aleyhisselâm oldugunu söyledi. Talebeler hocalari Üftâde’nin, Allahü teâlânin katinda yüksek bir velî oldugunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin hocalarina olan teslîmiyetini bir kere daha anladilar.

Bir gün Üftâde, talebeleriyle kira çikmisti. Talebeler hocalarina takdim etmek üzere, çiçeklerden demet yaparak huzûra getirdiler. Herkesin çiçegini kabûl eden Üftâde, Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin getirdigi kirik sapli çiçegi görünce; “Evlâdim! Bütün arkadaslarin demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin sapi kirik bir çiçek getirdin?” diye sordu. Hüdâyî de; “Efendim, zât-i âlinize ne takdim etsem azdir. Fakat hangi çiçegi koparmak için egilsem, o çiçegin; Allahü teâlâyi zikrettigini gördüm. Ancak, bu gördügünüz sapi kirik çiçegin zikredemedigini görünce, onu size getirdim. Kusûrumu bagislamanizi istirhâm ederim” dedi. Bu cevap, Üftâde hazretlerinin çok hosuna gitti ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye hayir duâlarda bulundu.

Muhammed Üftade Hazretleri, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı güler yüzlü olan bir kimse idi.

Görünüşü ile etrafında bulunanlara güven telkin eder, herkesin takdirine mazhar olurdu.

Kur’an-ı Kerim okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş gibi bir hal müşahede edilirdi.

Kimsenin kalbini kırmaz, kalp kırma korkusuyla kendine hakaret edenlere bile hiç karşılık vermezdi.

Camiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibadet ederdi.

Bazı geceler camiden evine giderken, ıssız sokaklardan bir sarhoşa rastlarsa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü.

Herkese yardım ettiği için.

Bursalılar onu çok severdi.

Hakkında anlatılan hayli menkıbe vardır.

Onlardan bir örnek aşağıdadır:

“Üftade Hazretleri, dergâhta talebelere ders verdiği zamanlarda, bir gece rüyasında Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri’ni gördü.

Mevlana Hazretleri ona şöyle buyurdu:

“Talebelerinize bizim Mesnevî’den de okutunuz!” Üftade Hazretleri:

“Ben Farsça bilmiyorum” deyince, Mevlana Hazretleri:

“Sen derse başla bir kere.

Allahü Teala sana yardım eder” buyurdu.

Ertesi sabah hiç Farsça bilmediği halde, kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mesnevî’den vaaz ve nasihatle bulunmaya başladı.”

Bir başka menkıbesi de şöyle anlatılır:

“Bir ikindi vaktinde, Muhammed Üftade Hazretleri’nin yanına yaşlı bir kimse geldi.

“Efendim, bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik.

Görevlerimizi ifa ettikten sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim.

Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra, kendim çıkıp geldim.

Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirham edecektim” diye yalvardı.

Üftade Haz­retleri de:

“Sağlığımızda kimseye söylemezsen getirelim” buyurdu.

Hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftade Hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra:

“Şimdi bakınız! Kâbe-i Muazzama’nın yanında namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?” buyurdu.

Hacı hayretle bu kadar uzakta bulunan Kâbe’nin yanındaki aile fertlerini gördü.

Üftade Hazretleri, namaz kılan o kimselere dönerek:

“Çocuklar, annenizle birlikte Harem-i Şerif dışındaki deveye binip acele geliniz!” buyurdu.

Aile fertleri namazlarını bitirir bitirmez hepsi birden dışarı çıktılar.

Dışarıda bir devenin kendilerini beklediğini gördüler.

Üçü birden deveyi Bursa’ya doğru sürdüler.

Devenin her adımı gözün görebildiği ufaklığı kapatıyordu.

Kısa bir zaman sonra deve, üzerindekilerle birlikte yanlarına geldi.

Üftade Hazretleri deveye bir şeyler söyleyince, birden gözden kayboldu.

O hacıya da:

“Bunu sakın kimseye söyleme!” diyerek tekrar tembihte bulundu.

Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.

Muhammed Üftâde hazretleri, 1581 (H.989) senesinde Bursa’da hastalandi. Talebelerini basina toplayip, onlara son nasîhatlerini yaptiktan sonra, Kelime-i sehâdet getirerek vefât etti. Sagliginda kendi yaptirdigi câminin bahçesine defnedildi. Mezarinin üzerine türbe yapildi. Sandukasinin basucundaki levhada su siir yazilidir:

Bâg-i askin andelibi, hazret-i Üftâde’dir.
Dertli âsiklar tabîbi, hazret-i Üftâde’dir.

Vâsil-i kâmil odur, tevhîd-i Zâta sübhesiz,
Gösteren râh-i Hüdâyi hazret-i Üftâde’dir.

Eyleyen rûhundan istimdâd erisir matlûba,
Halleden her müskilâti, hazret-i Üftâde’dir.

Sidkile ol Hüdâî esiginde dâimâ,
Bil hakîkat kutb-ül-aktâb hazret-i Üftâde’dir.

Üftâde’nin; Hutbe Mecmûasi ve Dîvân adli iki eseri vardir.

Üftâde hazretlerinin yazdigi ve halk arasinda meshûr olan bir siiri:

Hakka âsik olanlar,
Zikrullahtan kaçar mi?
Ârif olan cevheri,
Bos yerlere saçar mi

Gelsin mârifet olan,
Yoktur sözümde yalan,
Emmâreye kul olan,
Hayr ü serri seçer mi?

Gerçek bu söz yârenler,
Gördüm demez görenler,
Kerâmete erenler,
Gizli sirrin açar mi?

Üftâde yanip tüter,
Bülbüller gibi öter,
Dervislere tas atan,
Îmân ile göçer mi?

MESNEVÎ OKUT

Üftâde hazretleri, dergâhta talebelere ders verdigi zamanlarda, bir gece rüyâsinda Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi gördü. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî buyurdu ki: “Talebelere bizim Mesnevî’den de okutunuz!” O da; “Farsçayi bilemiyorum.” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Sen basla bir kere, Allahü teâlâ yardim eder.” buyurdu. Ertesi sabah, hiç Fârisî bilmedigi hâlde, kirk yildir Farsça tahsîli görmüs gibi Mesnevî’den vâz ve nasîhat vermeye basladi.

BURSA’DAN KÂBE’YI SEYRETTI

Bir ikindi vaktinde, MuhammedÜftâde’nin yanina yasli bir kimse geldi. “Efendim! Bu sene çocuklarimla birlikte hacca gitmistik. Vazifelerimizi yaptiktan sonra, maddî gücüm olmadigi için onlari getiremedim. Yanlarina bir mikdar para biraktiktan sonra, kendim geldim. Eger onlari buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirhâm edecektim.” diye yalvardi. Üftâde de; “Sagligimda kimseye söylemezseniz getirelim.” buyurdu. Haci da söylemeyecegine söz verince, Üftâde hazretleri adamin yönünü kibleye dogru çevirdikten sonra; “Simdi bakiniz! Kâbe-i muazzamanin yanindaki namaz kilan su kimseler hanimin ve çocuklarin degil mi?” buyurdu. Adam hayretle binlerce kilometre uzakta bulunan Kâbe’nin yanindaki çocuklarini gördü. Üftâde, namaz kilan çocuklara hitâb ederek; “Annenizle birlikte, Harem-i serîfin disindaki deveye binip acele geliniz!” buyurdu. Çocuklar, namazlarini bitirir bitirmez annelerini aldilar ve disari çiktilar. Disarda bir devenin bekledigini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa’ya dogru sürdüler. Devenin her adimi, gözün görebildigi uzakligi katediyordu. Kisa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarina geldi. Üftâde, deveye bir seyler söyleyince, birden kayboldu. O, haciya da; “Bunu sakin kimseye söyleme!” diye tekrâr tenbih eyledi.

1) Menâkib-i Üftâde (Selîmaga Kütüphânesi, Hüdâyî bölümü No: 982) 2) Sakâyik-i Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.357 3) OsmanliMüellifleri; c.1, s.22 4) Kitâb-i Silsile-i Ismâil Hakki; s.79 5) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.362 6) Yâdigâr-i Semsî; s.27 7) Vâki’ât 8) Lemezât; vr. 187 b 9) Kâmûs-ul-A’lâm; c.2, s.999 10) Güldeste-i Riyâz-i Irfân; s.109 11) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baski) s.1107 12) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.12

Bursa’ya gelirseniz şayet bu Allah dostu Hz.Üftadeyi ziyaret etmeden gitmeyin.

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu