Kuran-ı Kerim

Zuhruf Suresi

Zuhruf Suresi, Mekke döneminde inmiştir. Toplam Ayet sayısı 89 âyettir. Sûre, adını 35. âyette geçen “Zuhruf” kelimesinden almaktadır. Zuhruf; yaldız, mücevher, dünya hayatının geçici menfaati anlamlarına gelir. Kuran-ı Kerim’de 43. sıradadır.

iMAM MAHiR Zuhruf Suresinin tamami Sesli Dinle

43. Sure: Zuhruf Suresi Hakkında Bilgi

Sûre Mekke’de, geliş sırası bakımından Şûrâ’dan sonra, Duhân’dan önce vahyedilmiştir. 45. âyetin Hz. Peygamber’in miracında Kudüs’te Mescid-i Aksâ’da nâzil olduğuna dair bir rivayet varsa da bu, sûrenin Mekkî niteliğini değiştirmez; çünkü tefsirciler hicretten önce nâzil olan bütün sûrelere Mekkî Sure demektedirler.

Zuhruf kelimesi, “süslenmek” anlamına gelen “zahrefe” fiilinden türemiştir. “Mücevher” anlamına gelmektedir. Tabiatın güzelliği için “yeryüzünün süsü” şeklinde mecazi anlamda da kullanılmaktadır.

Zuhruf Suresinde bahsedilen, nimet ile inkâr arasındaki ilişkinin gözler önüne serilmesidir. 35. ayette “zuhruf” kelimesi geçtiği için bu ismi almıştır. 89 ayetten oluşan Zuhruf suresi Mekke’de, Şûrâ Suresinden sonra nazil olmuştur.54. ayetinin Medine’de indiği rivayet edilir. Mushaftaki sırasına göre 43., iniş sırasına göre ise 63. suredir.

Zuhruf Surenin temel konuları ; Kur’an’ın gönderilmesi, Allah’ın insanlara sınırsız nimetler vermesi, Allah’ın eksik sıfatlardan ve yakıştırmalardan uzak (münezzeh) olması, Kadının ve kız çocukların müşrik toplum içindeki konumu, Bilgi ve iman bütünlüğü, Tahkiki imanın üstünlüğü, Nimet ve rızıkların verilmesi, Nimet ile inkar arasındaki ilişki, Cehennem azabının ebediliği.

Zuhruf Suresi; Kuran-ı Kerim’in 43. sûresidir. 89 ayetten oluşur. Mekke’de inmiştir. Ha Mim harfleriyle başlayan sûrelerin dördüncüsüdür. Arapça Zuhruf sözcüğü “altın ve mücevher” anlamını taşır.

Sûrenin 35. ayeti bu sözcüklerden söz ettiği için sûre bu adla bilinir.

Bu ayet şöyledir. “Onları altına ve ziynete boğardık”. Sûre ise şöyle başlar: “Her şeyi apaçık gösteren kitap hakkı için. Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kuran yaptık, Arapça olarak indirdik. Kuran bizim katımızda ana kitaptır, şanı yüksektir, hikmetle doludur.”

İslam’ın başlangıç yıllarında Mekkeli puta tapanlar, peygamberliğin zengin ve etkili bir kimseye verilmesi gerektiğini ileriye sürünce, sûre de peygamberliğin neden bu özellikleri taşıyan birine verilmediğini belirtir.

ZUHRÛF SURESİ

Zuhrûf sûresinde meâlen buyruldu ki:

“Nefsine uyarak Allahü teâlânın dîninden yüz çevirenlere, dünyâda bir şeytan musallat ederiz. (Zuhruf  Suresi Âyet 36)

ZUHRUF SÛRESİ

Kur’an-ı Kerim’in kırk üçüncü suresi. Seksen dokuz ayet, sekizyüz otuz üç kelime ve üç bin dörtyüz harfdir.

Fasılası mim, lam ve nun harfleridir.

Mekkî sûrelerden olup Fussilet ve Şûra sûresi ile aynı dönemde nâzil olmuştur. Bu sûrelerin konulan, bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Adını otuz beşinci âyetinde geçen Zuhruf kelimesinden almıştır.Süs, altın ve mücevher demektir. Çoğulu zehârif’tir. Bu âyetin, önceki iki âyetle berâber meâlleri şöyledir.

“İnsanlar (küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve nice süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metaından (geçici dünya malından) ibârettir. Âhiret ise, Rabb’inin katında (buyruklarına karşı gelmekten) sakınanlara mahsustur” (33-35).

Alimler, burada geçen zuhruf kelimesi için değişik yorumlarda bulunmuşlardır. İbn Abbas, bunun altın olduğunu söylemiş İbn Zeyd ise, Zûhruf’u ev eşyası ve yataklar olarak yorumlamış ve diğer bazı âlimler de, bunu nakışlar olarak kabul etmişlerdir.

Bu âyetlerde dünya malının geçici ve fâni olduğu, esas önemli olan şeyin imân, inanç ve takva olduğu belirtilmektedir. Buna göre, ana gaye, âhiretin huzuru, saadet ve mutluluğunu kazanmaya çalışmaktır. O, da, altın ve ziynetle değil, temiz iman ve salih amelle olur (el-Maverdî, en-Nuketu ve’l-Uyunu, Beyrut 1992, V, 225; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, VI, 4263).

Zuhruf suresinin âyetleri mana bakımından sıkı sıkıya birbirlerine bağlıdırlar. Surenin bölümleri bir bütünlük arz etmektedir. Bu da srenin birden nazil olduğu kanaatını vermektedir

Sûrenin girişinde, Yüce Allah söze yemin ile, başlamakta ve insanları düşünmeye davet etmektedir:

“Hâ mim. Apaçık Kitâb’a andolsun ki, biz, düşünüp anlamanız için onu arapça bir Kur’ân yaptık” (1-3).

Ondan sonra sûrede, insanların Hz. Muhammed (s.a.s)’in çağrısına uymayıp körü körüne atalarını taklid etmeleri, meleklere Allah’ın kızları demeleri, Allah’ın kainatın yaratıcısı olduğunu kabul ettikleri halde, O’ndan başka varlıklara da tapmaları kınanmaktadır. Bununla beraber, Hz. İbrâhim (a.s), Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsâ (a.s)’ın kıssalarından bahsedilmekte, müşriklerle mücadeleleri, onlara uyarak “Tevhid”e gelenlerin kurtuluşu ve onların çağrılarına uymayanların acı sonları vurgulanmaktadır. Bu misallerle, islâm davasının zorluğuna, meşakkatine ve aynı zamanda faziletine işâret edilmektedir.

Sûrenin sonuna doğru, fakirlerin cehâlete dayanan batıl inanç ve düşünceleri tek tek çürütülmüş ve Yüce Allah’ın varlığı, birliği, dünya ve âhiretin hâkimiyetinin O’na ait olduğu, insanların bunun karşısında aciz oldukları, yâni “Tevhid” inancı, şöyle ifade edilmiştir:

“Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O’dur. O, hâkimdir (işinde hikmet sahibidir), âlimdir (herşeyi bilir). Göklerin yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin ilmi O’nun nezdindedir. Ve siz O’na döndürüleceksiniz. Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaât gücüne ve yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka Şâhitlik edenler bunun dışındadır” (84-86).

Zuhruf Sûresi, küfürde ısrar edenlerin durumunun Peygamber (s.a.s) tarafından Yüce Allah’a bildirilmesi ve Yüce Allah’ın yumuşak bir ifade ile cevap vermesi ile son bulmaktadır:

“Rasûlüllah’ın “Yâ Rabbi! Bunlar, imân etmeyen bir kavimdir” demesine karşı (Allah),”Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve, size selâm olsun (size esenlik dilerim) de. Yakında bilecekler!” buyurdu (88-89).

Zuhruf Suresi’nin Faziletleri

Zuhruf Suresi’nin Fazilet ve Sırları

  • Peygamber Efendimiz Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

“Zuhruf suresini okuyan kişiye (kıyamet gününde Allah’u Teala):

‘Ey ayetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de, Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz’ şeklinde hitap edilen (cennetlikler) zümresine nail olur.” (Ebu Suud Efendi, Ebu Suud Tefsiri (İrşadü Aklis-Selim), 8/58)

  • Zuhruf Suresini yedi kere okuyan kimse, Allah’ın izni ile her muradına nail olur.
  • Zuhruf Suresi şeytanın vesvesesinden korunmak için okunur.
  • Geçimsiz eşlerin aralarının düzelmesi için, Zuhruf suresinin 9 ve 14. ayetleri yazılıp evin dört bir köşesine asılır.
  • Herhangi bir bineğe veya ulaşım aracına binen bir kişi, Zuhruf suresinin 13-14 ayetleri okuyup da o araçtan inmeden ölürse, şehit olarak ölmüş olur.
  • İşleri ters gidip geçim sıkıntısı çekmekte olan bir kişi herhangi bir ayın Salı, Çarşamba ve Perşembe günlerinde oruç tutar, Cuma akşamını da tövbe ve istiğfar ve salavat ile meşgul olup hacet namazını kılar da Zuhruf suresinin 69-73. ayetlerini 90 defa okursa, kısmeti açılır, rızkı bollaşır.
  • Cilt rahatsızlığı, temre olan bölgenin etrafı çizilip Zuhruf suresinin 79. ayeti 7 kere okunursa, bi-iznillah şifa bulur.
  • Peygamber efendimiz buyurduki ; Zuhruf suresini dünyadayken okuyan mümin, O Büyük günde (Ahiret Gününde) ikilemde kalma, korku ve çekinme gibi duygular yaşamayacaktır,
  • Maddi manevi sıkışan, kısmetinin kapalı olduğuna kanaat getiren her kimse Zuhruf Suresinin 69. ve 73. ayeti kerimelerini okumayı alışkanlık edinsin, Allahü Teala’nın izniyle maddi ve manevi tüm işleri hayırla sonuçlanacaktır.
  • Zuhruf Suresini sürekli okuyan kimse dileklerine ve isteklerine kavuşur
  • Şehir içi Şehir dışı tüm yolculuklarınızda 13. ve 14. ayeti kerimeleri okumayı ihmal etmeyin
  • 3 harflilerin vesveselerinden uzak kalmak için tesirli bir suredir
  • Aile içi huzursuzluklara, geçimsizliklere karşı 9. ve 14. ayeti kerimelerini bir kağıda yazarak hanenizin her köşesine asın, Allahın izniyle hanenizde muhabbet çoğalacaktır
  • Ellerinde Temre (cilt rahatsızlığı, sivilce, yara, leke) gibi değişik hastalıklar olan her kimse temre ile kaplı olan bölgeyi tükenmez kalemle çizerek surenin 79. ayeti kerimesini 7 defa zikrederse Allah’ın izniyle temreli bölge ortadan kaybolur.

Zuhruf Suresi 9. Ayet

﴾9﴿

وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ ﴿٩﴾

Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).

Kendilerine “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan tereddüt etmeden, “Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı” diyeceklerdir.

Zuhruf Suresi 9. Ayet Tefsiri

Hz. Peygamber’in muhatabı olan müşrik Araplar, taptıkları putları bütün nitelikleri bakımından Allah’a eş ve eşit tutmuyorlardı. Meselâ yaratma fiilinin Allah’a mahsus olduğunu, bu kâinatı ancak büyük bir güce ve bilgiye sahip bir varlığın yaratabileceğini biliyor ve itiraf ediyorlardı. Onlara göre putların işi iyiliği elde etmek, kötülüklerden korunmak için kendileri ile Allah arasında aracı olmak ve onları Allah’a yaklaştırmaktı; putlara bunun için tapınıyorlardı.

(Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 769)

Zuhruf Suresi 13. Ayet

﴾13﴿

لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ ﴿١٣﴾

Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izâsteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sahhara lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).

Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.”

Zuhruf Suresi 13. Ayet Tefsiri

Hayvanlardan binme, yük taşıma, bekçilik, tarla ve harman sürme gibi işlerde yararlanabilmek için onların ehlîleşme kabiliyetlerinin olması şarttır. Eğer yüce yaratıcı hayvanlara bu kabiliyeti vermeseydi, zikredilen hizmetlerinden istifade etmek mümkün olmazdı.

(Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 770)

Zuhruf Suresi 14. Ayet

﴾14﴿

وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ ﴿١٤﴾

Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).

Muhakkak ki biz, Rabbimize mutlaka dönecek olanlarız.

Zuhruf Suresi 57-59. Ayetleri

﴾57﴿

وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ ﴿٥٧﴾

Ve lemmâ duribebnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasıddûn(yasıddûne).

Meryem’in oğlu (Hz. İsa) misal verilince, o zaman senin kavmin (alay ederek) bağırıyorlardı.

(58)

وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ ﴿٥٨﴾

Ve kâlû e âlihetunâ hayrun em huve, mâ darabûhu leke illâ cedelâ(cedelen), bel hum kavmun hasımûn(hasımûne).

Ve: “Bizim ilâhlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. Sana bu karşılaştırmayı sırf seninle mücâdeleden başka bir şey için söylemediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.

(59)

إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ ﴿٥٩﴾

İn huve illâ abdun en’amnâ aleyhi ve cealnâhu meselen li benî isrâîl(isrâîle).

O (Hz.İsa), sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur.

Zuhruf Suresi 57-59. Ayet Tefsiri

Sûrenin 45. âyetinde peygamberler tarihine atıf yapılarak hiçbir devirde Allah’ın, putlara tapılmasına izin vermediği ifade edilmişti. Yine Mekke’de nâzil olan Meryem sûresinde (19/16 vd.) Hz. Meryem ve oğlu Îsâ’dan bahsedilmişti. Çevrelerindeki Hıristiyanların inanç ve ibadetlerinden haberdar olan müşrikler, tevhid inancına peygamberlerden şahit ve kanıt getirildiğini işitince, kendilerine göre iyi bir açık yakaladıklarını zannederek gürültü kopardılar; Kur’an’ın açıklamalarına bakarak kendi yanlışlarını düzeltecek yerde, hıristiyanların yanlışını alarak Kur’an’a karşı çıktılar; “Onlar Îsâ’ya tapıyorlardı, biz de putlarımıza tapıyoruz, hem bizimkiler ondan daha iyi” dediler.

  1. âyetteki “o mu” sorusunda geçen zamirin Hz. Peygamber’e ait olduğunu, müşriklerin mukayeseyi tanrıları ile Hz. Îsâ arasında değil, Peygamberimiz arasında yaptıklarını söyleyen tefsirciler de vardır. Hangi yorum alınırsa alınsın tartışmada karşı tarafın delilleri çürük öncüllere dayanmakta, farklı şeyler birbirine benzetilmekte, sırf tartışmayı kazanabilmek için mantık hileleri yapılmaktadır. Hâsılı laf anlamaz, inatçı müşriklerden oluşan bir muhalefet söz konusudur.

Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 781

Zuhruf Suresi 79. Ayet

﴾79﴿

أَمْ أَبْرَمُوا أَمْرًا فَإِنَّا مُبْرِمُونَ ﴿٧٩﴾

Em ebramû emran fe innâ mubrimûn(mubrimûne).

Yoksa onlar işi sağlam mı tuttular? Muhakkak ki asıl biz, işi sağlam tutanlarız.

Zuhruf Suresi 79. Ayet Tefsiri

Zuhruf Suresi 79. âyetin geliş sebebi olarak, hicrete yakın günlerde Mekkeli müşriklerin toplanıp Hz. Peygamber’i öldürme kararı almaları olayı zikredilmiştir. Onlar bu kararı almışlar, fakat Allah’ın ezelde verdiği karar gerçekleşmiş, Peygamber efendimiz kurulan tuzaktan kurtulmuştur.

Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 787-788

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Zuhruf Suresi Arapça, Latin Harfli Okunuşu Ve Türkçe Meali

Bismillâhirrahmânirrahîm

Besmele

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

1. حم
1. Hâ  Mîm.
1. Hâ, mîm.

2. وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ
2. Velkitēbil mubîn.
2. Andolsun her şeyi açıklayan kitaba.

3. إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
3. İnnē cealnēhu gur’ânen arabiyyel-lealleküm tağgilûn.
3. Şüphe yok ki biz, akıl edesiniz, anlayasınız diye Kur’ân’ı Arap diliyle meydana getirdik.

4. وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ
4. Veinnehû fî ummil kitēbi ledeynē lealiyyun hakîm.
4. Gerçekten o bizim nezdimizde bulunan ana kitapta mevcut yüce ve hikmet dolu bir kitaptır.

5. أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً أَن كُنتُمْ قَوْماً مُّسْرِفِينَ
5. Efenedribu ankümuz-zikra safhan en küntüm gavmem-musrifîn.
5. Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye Kur’an’ı size göndermekten vaz mı geçelim?

6. وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِن نَّبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ
6. Vekem erselnē min nebiyyin fil evvelîn.
6. Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik.

7. وَمَا يَأْتِيهِم مِّن نَّبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون
7. Vemē ye’tîhim min nebiyyin illē kēnû bihî yestehziûn.
7. Onlar kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.

8. فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشاً وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ
8. Feehleknē eşedde minhum betşev-vemedâ meselul evvelîn.
8. Biz onlardan daha kuvvetli olanları helâk ettik. Kur’an’da öncekilerin örneği de geçmiştir.

9. وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
9. Velein seeltehum men [k]halegas-semēvēti vel arda leyegûlunne [k]halegahunnel azîzul alîm.
9. Eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette: “Onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı.” derler.

10. الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
10. Ellezî ceale lekümul erda mehdev-veceale leküm fîhē subulel lealleküm tehtedûn.
10. O, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve doğru gidesiniz diye orada sizin için yollar meydana getirdi.

11. وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتاً كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ
11. Vellezî nezzele mines-semēi mēem-bigaderin feenşernē bihî beldetem-meyten kezēlike tu[k]hracûn.
11. Allah gökten belli bir ölçüye göre su indirdi. Biz onunla ölü bir memlekete yeniden hayat verdik. İşte siz de kabirlerinizden böyle diriltilip çıkarılacaksınız.

12. وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ
12. Vellezî [k]halegal ezvēce küllehē veceale leküm minel fulki vel en’âmi mē terkebûn.
12. Allah bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir.

13. لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
13. Litestevû alē zuhûrihî sümme tezkürû niğmete rabbiküm izesteveytum aleyhi vetegûlû subhânellezî se[k]h[k]hara lenē hēzē vemē künnē lehû mugrinîn.
13. Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.”

14. وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ
14. Veinnē ilē rabbinē lemungalibûn.
14. “Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz.”

15. وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءاً إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ مُّبِينٌ
15. Vecealû lehû min ibēdihî cuz’en innel insēne lekefûrum-mubîn.
15. Buna rağmen insanlar, Allah’ın kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür.

16. أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُم بِالْبَنِينَ
16. Emit-te[k]haze mimmē ye[k]hlugu benētiv-veesfēküm bil benîn.
16. Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de erkek çocukları size mi seçti?

17. وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلاً ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدّاً وَهُوَ كَظِيمٌ
17. Veizē buşşira ehaduhum bimē darabe lirrahmēni meselen zalle vechuhû musveddev-vehüve kezîm.
17. Onlardan biri Rahman olan Allah’a isnat ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur.

18. أَوَمَن يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ
18. Evemen yuneşşeu fil hilyeti vehüve fil [k]hisâmi ğayru mubîn.
18. Yoksa onlar, süs ve ziynet içerisinde yetiştirilip de mücadelede erkek gibi kendisini savunmaya açık olmayan kızları mı O’na isnat ediyorlar?

19. وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثاً أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ
19. Vecealulmelēiketellezîne hum ibēdur-rahmēni inēsen eşehidû [k]halgahum setuktebu şehēdetuhum veyuselûn.
19. Onlar Rahman olan Allah’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir.

20. وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ
20. Vegâlû lev şēerrahmēnu mē abednēhum mē lehum bizēlike min ilmin in hum illē ye[k]hrusûn.
20. Onlar: “Eğer Rahman olan, Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık.” dediler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.

21. أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِّن قَبْلِهِ فَهُم بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ
21. Em âteynēhum kitēbem-min gablihî fehum bihî mustemsikûn.
21. Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de onlar, ona mı sarılıyorlar?

22. بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ
22. Bel gâlû innē vecednē âbēenē alē ummetiv-veinnē alē âsērihim muhtedûn.
22. Hayır, onlar sadece: “Biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz.” dediler.

23. وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّقْتَدُونَ
23. Vekezēlike mē erselnē min gablike fî garyetim-min-nezîrin illē gâle mutrafûhē innē vecednē âbēenē alē ummetiv-veinnē alē âsērihim mugtedûn.
23. Ey Muhammed! Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız.” dediler.

24. قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُم بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدتُّمْ عَلَيْهِ آبَاءكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
24. Gâle evelev ci’tuküm biehdē mimmē vecedtum aleyhi âbēeküm gâlû innē bimē ursiltum bihî kēfirûn.
24. Gönderilen uyarıcı; “Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymazsınız?” deyince, onlar: “Gerçekten biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz.” dediler.

25. فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
25. Fentegamnē minhum fenzur keyfe kēne âgibetul mukezzibîn.
25. Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu!

26. وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاء مِّمَّا تَعْبُدُونَ
26. Veiz gâle İbrâhîmu liebîhi vegavmihî innenî berâemmimmē teğbudûn.
26. Hani İbrahim babasına ve kavmine: “Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım.

27. إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ
27. İllellezî fetaranî feinnehû seyehdîn.
27. Ben ancak beni yaratana taparım. Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir.” dedi.

28. وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
28. Vecealehē kelimetem-bēgiyeten fî agibihî leallehum yerciûn.
28. İbrahim, bu sözü, ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, onlar doğru yola dönsünler.

29. بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى جَاءهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُّبِينٌ
29. Bel metteğtu heulēi veâbēehum hattē cēuhumul haggu verasûlum-mubîn.
29. Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.

30. وَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ
30. Velemmē cēehumul haggu gâlû hēzē sihruv-veinnē bihî kēfirûn.
30. Kendilerine hak geldiği zaman onlar: “Bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz.” dediler.

31. وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
31. Vegâlû levlē nuzzile hēzel gur’ânu alē raculim-minel garyeteyni azîm.
31. Yine Onlar: “Bu Kur’an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

32. أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضاً سُخْرِيّاً وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
32. Ehum yegsimûne rahmete rabbike nahnü gasemnē beynehum meîşetehum fil hayētid-dunyē verafeğnē bağdahum fevga bağdin deracētil liyette[k]hize bağduhum bağden su[k]hriyyev-verahmetu rabbike [k]hayrum-mimmē yecmeûn.
32. Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

33. وَلَوْلَا أَن يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَن يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفاً مِّن فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
33. Velevlē en yekûnen-nēsu ummetev vēhidetel lecealnē limen yekfuru birrahmeni libuyûtihim sugufem min feddativ-vemeârice aleyhē yezherûn.
33. Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.

34. وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَاباً وَسُرُراً عَلَيْهَا يَتَّكِؤُونَ
34. Velibuyûtihim ebvēbev-vesururan aleyhē yettekiûn.
34. Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık.

35. وَزُخْرُفاً وَإِن كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ
35. Vezu[k]hrufev-vein küllü zēlike lemmē metēul hayētid-dunyē vēlâ[k]hiratu inde rabbike lilmuttegîn.
35. Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.

36. وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَاناً فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ
36. Vemen yeğşu an zikrir-rahmēni nugayyid lehû şeytânen fehuve lehû garîn.
36. Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.

37. وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ
37. Veinnehum leyesuddûnehum anissebîli veyehsebûne ennehum muhtedûn.
37. Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

38. حَتَّى إِذَا جَاءنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ
38. Hattē izē cēenē gâle yē leyte beynî vebeyneke buğdel meşrigayni febi’sel garîn.
38. Nihayet kıyamet günü bize gelince, arkadaşına: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!” der.

39. وَلَن يَنفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذ ظَّلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
39. Velen yenfeakümul yevme izzalemtum enneküm fil azēbi muşterikûn.
39. Onlara: “Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.” denir.

40. أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَن كَانَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
40. Efeente tusmius-sümme ev tehdil umye vemen kēne fî dalēlim mubîn.
40. Ey Muhammed! O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin?

41. فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُم مُّنتَقِمُونَ
41. Feimmē nezhebenne bike feinnē minhum muntegimûn.
41. Eğer biz seni onlara azap gelmeden önce alıp götürsek bile onlardan intikam alırız.

42. أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِم مُّقْتَدِرُونَ
42. Ev nuriyennekellezî veadnēhum feinnē aleyhim mugtedirûn.
42. Yahut da onlara vaat ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara azap etmeye gücümüz yeter.

43. فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
43. Festemsik billezî ûhiye ileyke inneke alē sırâtım-mustegîm.
43. Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur’an’a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.

44. وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ
44. Veinnehû lezikrul leke veligavmike vesevfe tus elûn.
44. Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.

45. وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رُّسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِن دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ
45. Vēsel men erselnē min gablike mir-rusulinē ecealnē min dûnir-rahmēni âliheten yuğbedûn.
45. Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de sor, biz Rahman olan Allah’tan başka kendisine ibadet edilecek ilâhlar yapmış mıyız?

46. وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
46. Velegad erselnē Mûsē biâyētinē ilē fir’avne vemeleihî fegâle innî rasûlu rabbil âlemîn.
46. Andolsun ki, biz Musa’yı mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Musa: “Ben gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allah’ın peygamberiyim.” dedi.

47. فَلَمَّا جَاءهُم بِآيَاتِنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ
47. Felemmē cēehum biâyētinē izē hum minhē yedhakûn.
47. Musa onlara mucizelerimizi getirince onlar hemen bu mucizelere gülüverdiler.

48. وَمَا نُرِيهِم مِّنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
48. Vemē nurîhim min âyetin illē hiye ekberu min u[k]htihē vee[k]haznēhum bil azēbi leallehum yerciûn.
48. Bizim onlara gösterdiğimiz her bir mucize diğerinden daha büyüktü. Belki doğru yola dönerler diye biz onları azapla yakaladık.

49. وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
49. Vegâlû yē eyyuhessēhiru edu lenē rabbeke bimē ahide indeke innenē lemuhtedûn.
49. Onlar azâbı görünce: “Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et. Biz gerçekten doğru yola gireceğiz.” dediler.

50. فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
50. Felemmē keşefnē anhumul azēbe izē hum yenküsûn.
50. Fakat azabı kendilerinden kaldırdığımız zaman hemen sözlerinden dönüverdiler.

51. وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ
51. Venēdē fir’avnu fî gavmihî gâle yē gavmi eleyse lî mulkü misra vehēzihil enhēru tecrî min tehtî efelē tubsırûn.
51. Firavun kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?

52. أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
52. Em ene [k]hayrum-min hēzellezî hüve mehînuv-velē yekēdu yubîn.
52. Yoksa ben, nerede ise meramını anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?

53. فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِّن ذَهَبٍ أَوْ جَاء مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ
53. Felevlē ulgiye aleyhi esviratum-min zehebin ev cēe meahul melēiketu mugterinîn.
53. Eğer O’nun dediği doğru ise üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber onu tasdik eden melekler gelmeli değil miydi?”

54. فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ
54. Feste[k]haffe gavmehû feetâûhu innehum kēnû gavmen fēsigîn.
54. Firavun kavmini küçümsedi. Onlar da O’na itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.

55. فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
55. Felemmē âsefûnentegamnē minhum feeğragnēhum ecmeîn.
55. Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.

56. فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفاً وَمَثَلاً لِلْآخِرِينَ
56. Fecealnēhum selefev-vemeselel lil â[k]hirîn.
56. Onları sonradan gelecekler için ibret ve örnek kıldık.

57. وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلاً إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
57. Velemmē duribebnu Meryeme meselen izē gavmuke minhu yesiddûn.
57. Meryem oğlu İsâ bir misal olarak anlatılınca, senin kavmin hemen ondan bir delil bulduklarını sanarak bağrışmaya başladılar.

58. وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلاً بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ
58. Vegâlû eâlihetunē [k]hayrun em hüve mē darabûhu leke illē cedelem-bel hum gavmun [k]hasımûn.
58. Onlar dediler ki: “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa İsâ mı?” Bu misâli sırf seninle tartışmak için ortaya attılar. Doğrusu onlar çok kavgacı bir topluluktur.

59. إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلاً لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ
59. İn hüve illē abdun en’amnē aleyhi vecealnēhu meselel libenî isrâîl.
59. İsâ, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.

60. وَلَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَا مِنكُم مَّلَائِكَةً فِي الْأَرْضِ يَخْلُفُونَ
60. Velev neşēu lecealnē minküm melēiketen fil ardi ye[k]hlufûn.
60. Eğer biz dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.

61. وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
61. Veinnehû leilmul lissēati felē temterunne bihē vettebiûni hēzē sırâtum-mustegîm.
61. Gerçekten o, (İsâ’nın yere inişi) kıyâmetin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın kıyâmet hakkında şüpheye düşmeyip, bana uyun, bu doğru yoldur.

62. وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
62. Velē yesuddennekümüşşeytânu innehû leküm aduvvum-mubîn.
62. Sakın şeytan sizi doğru yoldan alıkoymasın. Gerçekten o sizin için apaçık bir düşmandır.

63. وَلَمَّا جَاء عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُم بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
63. Velemmē cēe îsē bil beyyinēti gâle gad ci’tuküm bil hikmeti veliubeyyine leküm bağdallezî te[k]htelifûne fîhi fettegûllâhe veetîûn.
63. İsâ mucizelerle indiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. O halde Allah’tan korkun, ve bana itaat edin.

64. إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
64. İnnallâhe hüve rabbî verabbuküm feğbudûhu hēzē sırâtum-mmustegîm.
64. Gerçekten benim de Rabbim sizin de Rabbiniz Allah’tır. Öyle ise O’na kulluk edin. Bu doğru bir yoldur.

65. فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِن بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ
65. Fe[k]htelefel ehzēbu mim-beynihim feveylul lillezîne zalemû min azēbi yevmin elîm.
65. Fakat aralarından çıkan gruplar, İsâ hakkında ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbından dolayı vay zulmedenlerin hâline!

66. هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
66. Hel yenzurûne illessēate en te’tiyehum bağtetev-vehum lē yeş’urûn.
66. Onlar kendileri farkına varmadan ansızın kıyâmetin başlarına gelmesini mi bekliyorlar?

67. الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ
67. El e[k]hillēu yevmeizim-bağduhum libağdin aduvvun illel muttegîn.
67. O gün Allah’tan korkanlar hariç dost olanlar birbirlerine düşmandırlar.

68. يَا عِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَا أَنتُمْ تَحْزَنُونَ
68. Yē ibēdi lē [k]havfun aleykümul yevme velē entum tehzenûn.
68. Ey kullarım, korku yok size bugün, kederlenmezsiniz de.

69. الَّذِينَ آمَنُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَ
69. Ellezîne âmenû biâyētinē vekēnû muslimîn.
69. O kullarım, inananlardır delillerimize ve onlar, teslîm olanlardır.

70. ادْخُلُوا الْجَنَّةَ أَنتُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
70. Ud[k]hulul cennete entum veezvēcuküm tuhberûn.
70. Siz ve eşleriniz cennete girin. Orada ağırlanıp sevindirileceksiniz.”

71. يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
71. Yutâfu aleyhim bisıhâfim-min zehebiv-veekvēbiv-vefîhē mē teştehîhil enfusu vetelezzul eğyunu veentum fîhē [k]hâlidûn.
71. Onların etrafında yiyecek ve içecekler altın tepsiler ve kadehlerle dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır. Siz orada ebedi olarak kalacaksınız.

72. وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
72. Vetilkel cennetul letî ûristumûhē bimē küntüm tağmelûn.
72. İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.

73. لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ
73. Leküm fîhē fēkihetun kesîratum-minhē te’külûn.
73. Orada sizin için bol bol meyveler vardır. Onlardan yersiniz.

74. إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ
74. İnnel mucrimîne fî azēbi cehenneme [k]hâlidûn.
74. Şüphesiz ki suçlular, cehennem azâbında ebedi olarak kalacaklardır.

75. لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
75. Lē yufetteru anhum vehum fîhi mublisûn.
75. Onların azâbı hafifletilmez ve onlar azap içersinde ümitsizdirler.

76. وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ
76. Vemē zalemnēhum velekin kēnû humuz-zâlimîn.
76. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlimler oldular.

77. وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ
77. Venēdev yē mēlikü liyegdi aleynē rabbuke gâle inneküm mēkisûn.
77. Onlar cehennem bekçisine: “Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.” diye seslenirler. Mâlik de: “Siz böylece kalacaksınız.” der.

78. لَقَدْ جِئْنَاكُم بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
78. Legad ci’nēküm bil haggi velēkinne ekseraküm lilhaggi kērihûn.
78. Andolsun ki biz size hakkı getirdik. Fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.

79. أَمْ أَبْرَمُوا أَمْراً فَإِنَّا مُبْرِمُونَ
79. Em ebramû emrn feinnē mubrimûn.
79. Yoksa onlar hakka karşı gelmek için bir iş mi kararlaştırdılar? Biz de onları cezalandırmak için kararlıyız.

80. أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُم بَلَى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ
80. Em yehsebûne ennē lē nesmeu sirrahum venecvēhum belē verusulunē ledeyhim yektubûn.
80. Yoksa onlar bizim sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçi meleklerimiz de her yaptıklarını yazıyorlar.

81. قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ
81. Gul in kēne lirrahmēni veledun feenē evvelul âbidîn.
81. Ey Muhammed! de ki: “Eğer Rahman olan Allah’ın bir çocuğu olsaydı, ona ibâdet edenlerin birincisi ben olurdum.”

82. سُبْحَانَ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
82. Sübhâne rabbissemēvēti vel ardi rabbil arşi ammē yasifûn.
82. Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirdikleri şeyden münezzehtir, yücedir.

83. فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
83. Fezerhum ye[k]hûdû veyelabû hattē yulēgû yevmehumullezî yûadûn.
83. Şimdi sen bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar oynasınlar.

84. وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
84. Vehüvellezî fîssemēi ilehuv-vefil ardi ilehuv-vehüvel hakîmul alîm. 
84. Gökteki ilâh da yerdeki ilâh da O’dur. O hüküm ve hikmet sahibidir her şeyi bilir.

85. وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
85. Vetebērakellezî lehû mülküssemēvēti vel ardi vemē beynehumē veindehû ilmus-sēati veileyhi turceûn.
85. Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın şanı yücedir. Kıyâmet saatinin bilgisi de yalnız onun yanındadır. Siz sadece O’na döndürüleceksiniz.

86. وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
86. Velē yemlikülllezîne yedûne min dûnihişşefēate illē men şehide bil haggi vehum yağlemûn.
86. Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir.

87. وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ
87. Velein seeltehum men [k]halegahum leyegûlunnellâhu feennē yu’fekûn.
87. Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: “Allah” derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?

88. وَقِيلِهِ يَارَبِّ إِنَّ هَؤُلَاء قَوْمٌ لَّا يُؤْمِنُونَ
88. Vegîlihî yērabbi inne heulēi gavmul lē yu’minûn.
88. Peygamberin sözü şu olmuştur: “Ey Rabbim! Bunlar gerçekten imân etmeyen bir kavimdir.”

89. فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ 
89. Fesfah anhum ve gul selâmun fesevfe yağlemûn.
89. Ey Muhammed! Şimdilik sen onlara aldırma ve: “Size selâm olsun.” de. Onlar yakında bilecekler!

 

 

Nukteler.com’u Facebook’tan takip etmeyi unutmayın!

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu