Biyografi

Ebu Talib bin Abdülmuttalib – Ebu Talib Kimdir?

Ebu Talib

Ebu Talib bin Abdülmuttalib Resul-i ekrem efendimizin amcası ve Hazret-i Ali’nin babası, 535 yılında doğmuştur. Annesi Fatıma bint Amr bin Aiz el-Mahzumiyye’dir. Ebu Talib, Peygamber efendimizin babası Abdullah ile amcası Zübeyr’in öz kardeşidir. Peygamber Efendimiz, sekiz yaşındayken dedesi Abdülmuttalib vefat edince, Ebu Talib’in yanında kalmıştır. Ebu Talib hicretten üç yıl önce, seksen yaşını geçmiş olarak vefat etmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm)’in önce babası ve daha sonra da annesi vefat edince dedesi Abdülmuttalib tarafından yetiştirilmiştir.

Gerçek adı Abdülmenaf olup, Talib adlı oğlundan ötürü, Talib’in babası anlamına gelen “Ebu Talib” lakabıyla tanınmaktadır.

Abdülmuttalib, hastalanıp ölümünün yaklaştığını hissedince oğullarını ve Hazreti Muhammed’i (asm) çağırarak, kendisinden sonra mübarek torununa bakacak kimseyi tespit etmek istedi.

Abdülmuttalib  henüz küçük yaşta olan Peygamber Efendimiz’e  (asm) “Vefatımdan sonra hangi amcanın himayesinde kalmak istiyorsun?”sorusu üzerine Hazreti Muhammed (asm) amcası Ebu Talib’in boynuna sarılarak onun yanında kalmak istediğini belirtti. Bu seçim Abdülmuttalib’in hoşuna gitti ve oğluna şu vasiyette bulundu:

“Onu sana emanet ediyorum. O, İlahi bir emanettir. Onu her şeye rağmen, canın ve başın pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin.”

Bunun üzerine Ebu Talib;

“Sen hiç merak etme babacığım. Onu öz çocuklarıma, hatta kendi canıma bile tercih edeceğimden emin olabilirsin. Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum.”

diyerek karşılık verdi ve hayatı boyunca da verdiği bu söze sadık kaldı. (Salih Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, I/102-103)

Peygamber Efendimiz (asm), dedesi Abdülmuttalib’in  vefatından sonra amcası Ebu Talib’in yanında kaldı. Ebu Talib, Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerinden birisi idi. Peygamber Efendimiz (asm)’e büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. O’nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun başlamasını isterdi. Bazen da O’na ayrı sofra kurdururdu.

Bu Suriye seferi sırasında Busra’da konakladıkları sırada meşhur bir rahip olan Bahira tarafından misafir edilmişlerdi. Bahira Peygamber Efendimizi (asm) görüp, onun ilerde geleceği kutsal kitaplar tarafından müjdelenen peygamber olduğunu anlayınca hemen Ebu Talib’i yanına çağırarak şu tavsiyelerde bulundu:

Sevgili Peygamberimiz on iki yaşlarındayken, Ebu Talib, Şam’a yapacağı bir ticaret seferine O’nu da götürdü. Bu Suriye seferi sırasında Busra’da konakladıkları sırada meşhur bir rahip olan Bahira tarafından misafir edilmişlerdi. Bahira Peygamber Efendimizi (asm) görüp, onun ilerde peygamberlik alametlerini görerek, Ebu Talib’e O’nu daha ileri götürmemesini söyledi ve şu tavsiyelerde bulundu:

“Yeğenini hemen memleketine geri götür. Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler çocuğu görüp de benim fark ettiklerimi onlar da fark ederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin ileride büyük şan ve nam kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür.”

Ebû Tâlib de Râhip Bahîra’nın tavsiyesi üzerine mübârek yeğenini alarak hemen Mekke’ye döndü.  (İbn-i İshâk, s. 54-55; İbn-i Sa’d, I, 153-155; Tirmizî, Menâkıb, 3)

Ebu Talib, ömrü boyunca, Peygamber Efendimizi (asm) yanından hiç ayırmadı. O’nu ölünceye kadar korudu. Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Hatice ile evlenmesinde de mühim hizmetleri oldu.

Peygamber Efendimizin (asm), Peygamberlik döneminde insanları İslam’a davet etmesiyle birlikte bu şerefe nail olan ilklerden biri de Hazreti Ali‘dir.

Ebu Talib, günün birinde yeğeni ve oğlunun beraber namaz kıldıklarını öğrendikten sonra, atalarının dinine bağlı kalacağını beyan etmekle beraber onlara ilişmediği gibi, Peygamber Efendimizi (asm) ömrünün sonuna kadar savunmaya devam etti. Peygamber Efendimiz (asm) Peygamberlik göreviyle birlikte insanları İslam’a davet etmeye başladığı zaman, başta amcası Ebu Leheb olmak üzere bazı akrabaları O’na karşı çıktıkları halde, amcası Ebu Talib kabul etmemesine rağmen karşı çıkmadı. Hatta her türlü sıkıntılarında O’na yardımcı oldu.

Peygamber Efendimizin (asm), insanların açıkça İslam’a davet etmesiyle birlikte müşriklerin tazyik ve baskıları arttı. Müslümanları her açıdan ablukaya almaları üzerine, Ebu Talib, Haşim ve Muttalib oğullarını yardıma çağırdı. Kardeşi Ebu Leheb hariç diğerleri Ebu Talib‘in etrafında toplanarak Müslümanların Muhasara (ambargo) edildikleri üç sene zarfında boykot ve ambargolardan etkilenme pahasına da olsa sıkıntıya katlanarak bir bakıma Müslümanlar safına geçmiş oldular.

Müslümanlara yapılan Muhasara (Ambargo)’dan sonra Ebu Talib hastalandı ve gün geçtikçe hastalığı fazlalaştı. Bu hastalığı sırasında müşriklerin ileri gelenleri toplanarak Ebu Talib’e gittiler ve dediler ki: “Senin büyüklüğüne inanıyor, üstünlüğünü kabul ediyoruz. Bu sebeple sana, asla muhalefet etmedik. Korkarız ki, sen öldükten sonra, Muhammed bizimle uğraşır, husumet aramızda devam eder. Bizi barıştır da birbirimizin dinine taarruz etmeyelim.” Ebu Talib, Peygamber efendimizi çağırtıp; “Kureyş’in bütün ileri gelenleri senden onların dinine karışmamanı rica ediyorlar. Bunu kabul edersen, senin emrinde çalışırlar ve sana yardımcı olurlar.” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimizin (asm) buyurdu ki:

“Ey Amca! Ben onları, ancak bir kelimeye davet etmek istiyorum ki, o kelime ile bütün Araplar, onlara boyun eğerler. Arab olmayanlar da cizye öderler.” buyurdu. Kureyş eşrafına da; “Evet! Siz bana bir kelime söyleyiverseniz, onunla bütün Araplara hakim olursunuz, Arap olmayanlar da size boyun eğerler.”

Ebu Cehl; “Olur. Onu on misli olarak söyleriz. Ne imiş o kelime?” dedi. Resulullah efendimiz; “La ilahe illallah” derseniz ve Allahü tealadan başka tapmakta olduğunuz putları da kaldırıp atarsanız.” buyurunca, müşrikler hemen; “Sen bizden, bundan başka bir şey iste!..” dediler. Peygamber efendimiz; “Siz, güneşi getirip ellerime koyacak olsanız, ben sizden, bundan başkasını istemem.” buyurdu. Müşrikler; “Ya Muhammed! Çok acayip bir teklifte bulunuyorsun. Biz senin hatırına riayet etmek istiyoruz, sen bizim hatırımızı hoş etmiyorsun!” diyerek, kalkıp gittiler.

Onlar gidince, Ebu Talib, Peygamber efendimize; “Senin Kureyş’ten istediğin şey, gayet yerindeydi. Doğru söyledin.” dedi. Amcasının bu sözü, Resulullah efendimizi ümitlendirdi ve Ebu Talib’in imana geleceğini ümid ederek:

“Ey amca! Bir kere «La ilahe illallah» de! Ta ki, kıyamet günü sana şefaat edeyim.” buyurdu.

Ebu Talib:

“Halkın, ölmekten korktu da onun için Müslüman oldu diyerek ayıplamalarından korkuyorum. Yoksa senin hatırını hoş ederdim.” diyerek nefsine ağır geldiğini söyledi ve hastalığı git-gide ağırlaşıp vefat etti. Vefat ettiğinde seksen yaşını geçmiş bulunuyordu.

Ebu Talib, İslam ulemasının görüş birliği olmamasıyla beraber, ekseriyetine göre, iman etmeden son nefesini vererek vefat etti.

Ebu Talib‘in iman edip etmediği sorusu Bediüzzaman Hazretlerine de sorulmuştur. Risale-i Nur’un bu konuda verdiği cevap, net ve çok önemli bir konuya işaret etmesi bakımından mühim bir tespittir. Ebu Talib’in, Hazreti Muhammed Aleyhisselam’a gösterdiği muhabbetin peygamberliği cihetiyle değil de, şahsı ve zatına olan bir sevgi olduğuna işaret edilmektedir.

Ebu Talib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî, o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir.

Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Talib‘in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten hâlk edebilir.

Kışta bazı yerde baharı hâlk ettiği ve zindanda, uyku vasıtasıyla, bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevi cennete çevirebilir.” (Risale-i Nur / Mektubat)

Bediüzzaman Hazretlerinin bu tesbiti, kendisine iman edilmediği halde kullarından zuhur eden güzel haslet ve amelleri karşılıksız bırakmayan Cenab-ı Hakk’ın merhametinin azametine çok güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir