İslam Tarihi

Hz. Ömer’in (ra) Adaleti

Hz. Ömer (r.a) Adaleti

Adalet denilince akla gelen ilk isim Hz. Ömer (r.a), adaletiyle cihanın dört bir yanına nam salmış bir halifedir.

Adaleti, cesareti ve devlet yönetimindeki üstün başarısıyla meşhur olan Hz. Ömer (r.a), tüm insanlığa İslam’ın kazandırdığı örnek ve eşsiz şahsiyetlerden birisidir.

Cehalet devrinin Ömer’i; İslam’ı kabul eder etmez birdenbire kemalin zirvesine tırmanmış, aşere-i mübeşşereden sayılmış, hülefa-i raşidinde adı zikredilmiş, en önemlisi emiru’l-mü’minin unvanına nail olmuştur.

Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da Ömer;

 Öyle bir adle sarılmış ki değil kâr-ı beşer?

Mehmet Akif Ersoy – Safahat “Süleymaniye Kürsüsü’nde” 

Hz. Ömer ‘in üzerinde titizlikle durduğu, adeta kendisiyle özdeşleşmiş olan en önemli konu adalet meselesidir. Bu konuda tüm yöneticilere önderlik yapmış, gerek devlet işlerinde, gerek halka karşı, gerekse şahsi işlerinde her zaman adaleti gözeten ve hakka riayet eden bir devlet adamı olmuştur.

Hz. Ömer, adaletiyle İslam’ın nuru sayılmıştır. Hak ile batılı ayırt ettiği için kendisine “Faruk” sıfatı verilen Hz. Ömer, halifeliği sırasında halkın tüm ihtiyaçlarını gözetmiş, onların dertlerine ulaşabildiği oranda bizzat kendisi çözümler sunmuştur. Halkın can ve mal güvenliğine önem vermiş, onların sorumluluğunu tam anlamıyla üstlenmiştir.

Hatta “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer’den sorar diye korkarım.”

(İbn Sa’d, c. III, s. 284)

diyerek, bu sorumluluk duygusunu dile getirmiştir.

Hz. Ömer’in adaletinin kaynağında yakîni bir iman vardır. Çünkü o, imanla adaleti birbiriyle taçlandırmış, belki de kendisinden sonra hiç kimseye nasip olamayacak adil bir başkan olma özelliğine erişmiştir.

Abdullah bin Ömer (r.a.), babası Hz. Ömer’le (r.a.) birlikte hacc’da idi. Bir ara adamın biri onlara yanaştı ve hiçbir şey söylemeden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hz. Ömer adama hitâben:

“Ne oldu? Eğer borçlu isen, yardım edelim. Bir şeyden korkuyorsan seni koruyalım. Fakat birini öldürdünse, elimizden bir şey gelmez, kısas yapılır. Komşularından memnun değilsen, seni başka bir yere gönderelim…” dedi.

Adam, Hz. Ömer’den bu samimi ilgiyi görünce, derdini anlatmaya başladı:

“Ben Teymoğulları’ndanım. Bazı taşkınlıklar yapıp bir takım suçlar işlemiştim. Vâlimiz Ebû Musa bana ceza olarak sopa attırdı. Fakat bu ceza ile yetinmeyip saçlarımı da kestirdi. Yüzümü siyah boya ile boyattı. Sonra da beni halk arasında dolaştırdı.

Halka, “Bununla beraber ne oturun, ne de yemek yiyin.” diye emretti. Halk, artık benim yüzüme bakmaz oldu. Şeref ve itibârım hiçe indi. Bu duruma son derece üzüldüm. Düşündükçe vâliye karşı öfkem de arttı. O hiddetle kendi kendime şu üç şeyden birini yapmayı düşündüm:

Ya silahımı alıp Ebû Musa’yı öldürecektim veya sana gelerek Şam’a gönderip orada beni yerleştirmeni isteyecektim. Yahut da düşman ülkeye sığınıp onların arasında dilediğim gibi hür yaşayacaktım. Birinci ile üçüncü şıkkı yapmayı îmânım engelledi. Sonunda size gelip durumu anlatmaya karar verdim.”

Hz. Ömer, ihtiyacı olmadıkça devlet malından kullanmazdı. Bir gün hasta olmuştu. İyileşmesi için bal yemesi tavsiye edildi. Devlet ambarında bir küp bal vardı. Minbere çıkıp dedi ki: “Eğer siz müsaade ederseniz o baldan yiyeyim, ama müsaade etmezseniz, o bana haramdır, yiyemem!” Kendisine müsaade ettiler.

Müslümanlar, Hz. Ömer (r.a)’nın kendi nefsine katı ve sert davrandığını gördükçe kızı olan mü’minlerin annesi Hz. Hafsa’ya gidip: “Ömer kendi nefsine haksızlık ediyor, Allah bol bol ganîmet malı verdi. Bu maldan bolca harcasın, nefsine zulmetmesin. O, Müslümanların seçkinleri arasındadır” dediler.

Aslında Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa da öyle düşünüyordu. Hz. Ömer gelince cemaatin söylediklerini babasına anlattı. Hz. Ömer’in cevabı şu oldu:

“Ey Ömer kızı Hafsa, kavminin sözüne uyup babana kötülük ettin. Benim nefsim ve malım üzerinde hakkım, tasarruf yetkim var ama dinim ve emanetim hakkında böyle bir yetkim yoktur!”

Hz. Ömer’in yaşantısına baktığımızda o, halifeliği döneminde halkı herhangi bir şeyden men ettiği yahut yapılması gereken bir karar aldığında bunu ilk önce kendi nefsinde ve evinde tatbik etmiş daha sonra insanlara aldığı karara uymalarını emretmiştir.

Hz. Ömer, hilafeti zamanında vuku bulan bir kıtlıkta, bir deve kesilip Medine-i Münevvere’nin fukarasına dağıtılmasını emir buyurdu. Deveyi keserek fakirlere dağıtan kişi, devenin yağlı kısmından bir parça eti alarak güzelce pişirip iftar vaktinde halifenin huzuruna götürdü. Halife:

– Bu et neredendir, diye sordu:

– Ey mü’minlerin emiri, kesilmesini emir buyurduğunuz deveden size düşen paydır. Bu sözü duyan Ömer’in rengi değişti ve ağlayarak:

– Benim gibi bir emire yazıklar olsun ki, fukaraya etin kötü kısımlarını dağıttırır, kendisi ise iyi ve yağlı kısmını yer. Ey hizmetçi! Bir daha böyle yapma, kaldır bu yemeği fakirlere götür, bana yine eskisi gibi yemek getir. Halife olan kimseye ayda bir kere et yemek kâfidir, buyurdu.

Hizmetçinin getirdiği bir parça kuru ekmekle bir miktar zeytinyağını yiyen Hz. Ömer Cenab-ı Hakk’a şükretti.

Kaynak: Dört Büyük Halife Hayatları ve Menkıbeleri, Şemsüddin Ahmet Sivasi, s.112.

 

hz_ömerin_valiye_verdiği_adalet_mesaji

 

Hz. Ömer (r.a)’ın Vali’ye Verdiği Adalet Mesajı

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister.

Bu nedenle de caminin etrafındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder. Ancak Şam’da camiye bitişik olarak  yaşayan bir Yahudi vardır ve arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.

Arsasını kaybeden Yahudi,  bir Müslüman komşusuna derdini anlatır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş ise kendisinin Medine’ye giderek, oradaki halife Hz. Ömer ile görüşmesini ve derdini ona anlatmasını söyler. Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler, der.

Şamlı Yahudi Medine’ye giderek Halife olan Hz. Ömer’i sorar. Bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Bu yazıyı Şam’daki valiye iletmesini ister.

Yahudi bu yazıyı alıp oradan ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerede, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerede. Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve halife olan Hz. Ömer’den aldığı yazıyı Valiye uzatır.

Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Bir müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; “Arsanız size geri verilmiştir.”

Yahudi vatandaş hayret eder. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve şaşkınlık  içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız?,  der.

Şam valisi Sad b. Ebi Vakkas (r.a.), bu cümlenin hikayesini Yahudi vatandaşa şöyle anlatır:

İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi. Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir tercümanla krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.

Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım,teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık.

Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yeri anlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.

Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.

Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir.

Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm.

Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.

Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.

İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor.

Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı?

Bu hadiseyi bire bir yaşayan Yahudi vatandaş, hem arsasını hibe etti ve hem de İslam’a girdi.

HZ. ÖMER’İN BAŞARISININ SIRRI 

Hz. Ömer bir gün halka:

“Bildiklerimin içinden en hayırlısını size vâli tâyin eder, sonra ona adâletle hükmetmesini emredersem, halifelik vazifemi lâyıkıyla yerine getirmiş sayılır mıyım?” diye sordu. Halk,

“Evet” diye cevap verdiler. Hz. Ömer ise:

“Hayır, benim vazifem bununla bitmiyor. Tâyin ettiğim kimsenin, emrettiğim şeylerle amel edip etmediğini kontrol etmedikçe vazifemi tam olarak yerine getirmiş sayılmam.” dedi.

Hz. Ayşe, Hz. Ömer hakkında şöyle der:

“Ömer denince adâlet, adâlet denince Allah hatırlanır. Allah hatırlanınca da rahmet iner.”

 

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir